|
Dinden Uzak Toplumdan Kuran Ahlakına Geçiş
Ancak zulmeden başka; sonra kötülüğün ardından
iyiliğe çevirirse, artık şüphesiz Ben, bağışlayanım, esirgeyenim.
(Neml Suresi, 11)
Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak
Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete
erdiririz. (Şura Suresi, 52)
Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen
doğru yola iletilmişlerdir. (Hac Suresi, 24)
Her insan için hayatı devam ettiği sürece (önceki sayfalarda sözü
edilen) "cahiliye" toplumunun telkinlerinden kurtulup,
imana yönelme şansı vardır. Allah'ın koyduğu kanuna göre, hiç kimse
bir "uyarıcı" tarafından doğruya davet edilmeden önce
bu dünyadan ayrılmayacaktır. Sorumlu tutulacak olan herkes İslam'a
davet edilecek ve hür iradesine göre bir seçim yapacaktır. Allah
her toplumun uyarılacağını bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete
erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, bir
başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar
(hiçbir topluma) azab edecek değiliz. (İsra Suresi, 15)
Bu davetle muhatap olan insanlar farklı tepkiler gösterirler.
Kuran'da bu tepkiler detaylarıyla anlatılır. Bu tepkilerin en güzeli
ise, gerçek bir müminin vereceği "işittik ve itaat ettik"
ifadesiyle dile getirilir:
Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine
çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: "İşittik ve itaat
ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. (Nur
Suresi, 51)
Fakat herkesin tepkisi böyle güzel olmayabilir. Kuran'da, dine
davet edildiğinde büyüklenerek başkaldıranlardan, hatta düşmanlık
besleyenlerden söz edilir:
Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha düşkün olan
herkesin vay haline. Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken işitir,
sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi
ısrar eder. Artık sen onu acı bir azapla müjdele. Ayetlerimizden
bir şey öğrendiği zaman, alay konusu edinir. İşte onlar için aşağılatıcı
bir azap vardır. (Casiye Suresi, 7-9)
Kimilerinin tavrı ise daha belirsizdir. Vicdanı ona doğruyu gösterir,
ama içindeki bir başka ses ona sürekli din-dışı toplumdan vazgeçmemesini
telkin eder. Bu telkinleri de bazı savunma mekanizmalarını kullanarak
meşru zemine oturtmaya çalışır. Doğrudan kaçmak için çeşitli yollar
dener. "Onlar bana doğruyu söylüyorlar, ama ben iradesizliğim
veya gururum nedeniyle uygulamıyorum" demeyi kendine yediremediği
için ya kendisine anlatılan gerçeklerde ya da bunları anlatan müminlerde
açık arama yoluna gider.
Böyle bir kimse, karşısında Kuran'a bağlı olan gerçek bir müminle
karşılaştığı zaman, ona kafasındaki bir yığın önyargı ve şüpheyle
yaklaşır. Yıllardır kafasında yer etmiş, ailesinden, etrafından
gördüğü dindar modeline pek benzemediğini görünce, onu "dini
kendi kafasına göre yorumlayan ve çıkarları doğrultusunda kullanan"
bir kişi olarak değerlendirir.
İlginç olan ise, bu tarz suçlamaların tarih boyunca her cahiliye
toplumunda aynı şekilde görülmesidir. Öyle ki geçmişte son derece
ileri gidip Allah'ın Peygamberlerine karşı bile bu yönde suçlama
yapan kavimler olmuştur:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler
dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası
değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne
sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem
biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz." (Müminun
Suresi, 24)
... Atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan sen
bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden
kuşku verici bir tereddüt içindeyiz. (Hud Suresi, 62)
Böyle bir insan, o ana kadar dışarıda görüp de kınadığı hatalı
ve çarpık din anlayışının birdenbire ateşli savunucusu kesilir.
"Bütün herkes yanlış yapıyor da bir siz mi doğru yoldasınız"
gibi kalıplaşmış mantıklar öne sürer. Ancak bilmelidir ki, bu mantık
tümüyle Kuran dışıdır. Çünkü Kuran'da bildirildiğine göre, doğru,
onu kabul eden insanların sayısıyla ölçülmez. Zaten "insanların
çoğu"nun yanlış yolda olacakları Kuran'da bildirilmiştir:
Elif, Lam, Mim, Ra. Bunlar Kitab'ın ayetleridir.
Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.
(Ra'd Suresi, 1)
Kuran'da, çok geniş ümmetlere sahip olan Peygamberler (Hz. Musa,
Hz. Süleyman, Hz. Muhammed...) gibi, gönderildikleri toplumlarda
kendilerine çok az kişinin tabi olduğu Peygamberler de aynı şekilde
övgüyle anılmaktadır. Bu Peygamberler görevlerini eksiksiz olarak
tamamlamış ve Allah'ın kendilerine bildirdiği dini insanlara tebliğ
etmişlerdir. Kendilerine düşen görevi yerine getirmiş, mükafatları
Allah katında garanti edilmiştir. Bundan sonra uyarılan insanların
çoğunun ya da azının iman etmesi gerçekleri değiştirmez. Çoğunluk
hiçbir zaman için bir doğruluk ve değer ölçüsü olmamış, seçkinlik
her zaman çok az sayılarla sınırlı kalmıştır.
Allah Kuran'da, burada bahsettiğimiz çarpık mantıklarla müminleri
sorgulayan, ortalı kişilerin konumlarını da belirtmiştir:
... Onlar ne sizdendirler ne de onlardan... (Mücadele
Suresi, 14)
Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla.
Allah kimi saptırırsa artık sen ona yol bulamazsın. (Nisa Suresi,
143)
Bu tür bir kişi, Kuran'a dayalı gerçek din hakkında kendisine
anlatılanlarda açıklar bulmaya çalışır. Hiçbir şey bilmediği halde,
kendi kafasından çeşitli örneklemelerle karşısındakileri "sıkıştırmayı"
dener. Allah'ın Kuran'da "misal" olarak adlandırdığı inkarcıların
bu örneklemeleri aslında herhangi bir tutarlılığa sahip olmayıp,
ya tutarsa mantığında öne sürülen safsatalardır:
Bir bak, senin için nasıl misaller verdiler de
böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar. (Furkan
Suresi, 9)
Bu misallerin en klasikleri 4-5 taneyi geçmez. "Mesela domuz
eti niçin haram?" sık rastlanılan sorulardan bir tanesidir.
Domuzun kendi pis bir hayvandır ve trişin adlı hastalığa neden olur.
Bu soruyu soran kişiler de genellikle domuz etinin insan sağlığına
ne derece zararlı olduğunu bilmektedirler. Fakat bu insanlardan
bir çoğu buradan bir şey yakalarsa tüm sistemi açmaza sokabileceği
ümidiyle bu yola başvurmaktadırlar. Ancak bu insanların başarıya
ulaşmaları söz konusu değildir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Ayetlerimiz konusunda acze düşürücü çabalar harcayanlar,
onlar da alevli ateşin halkıdır. (Hac Suresi, 51)
Bunlar Allah'ın yolundan engelleyenler ve onda
çarpıklık arayanlardır. Onlar ahireti de tanımayanlardır. (Hud Suresi,
19)
Bu tip insanlar, öne sürdükleri bir misalin geçersizliği kendilerine
izah edilse bile, -amacı samimi olarak bilgilenmek, şüphelerini
gidermek değil de, tamamen açık aramak olduğu için- cevap aldığı
misali yeni misaller takip eder. Verilen cevaplar ve öğütler üzerinde
dürüst olarak düşündüğünde kendisine makul, mantıklı gelecektir.
Ama bunun, o güne kadar kurduğu düzende, planladığı gelecekte köklü
bir değişiklik yapmasını gerektireceğinden korkmaktadır. Bunun üzerine
Kuran'daki deyimle "kulaklarını tıkar" ve o ortamdan bir
kaçış yolu aramaya başlar. Kuran'da bu psikoloji, Nuh Peygamberin
ağzından şöyle anlatılır:
"Doğrusu ben, onları bağışlaman için her
davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini
başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.'
(Nuh Suresi, 7)
Kuran'da, öğütten kaçan bu tür insanların durumu ise yaban eşeklerine
benzetilir:
Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz
çevirip duruyorlar? Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri gibidirler;
arslandan korkup-kaçmışlar. (Müddessir Suresi, 49-51)
İslam'a davet edildiği halde, bu tür basit tavırlarla haklı çıkmaya
çalışan kişinin "çok büyük bir zalim" olduğunu ise yine
Kuran'dan öğrenmekteyiz:
İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan
uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete
erdirmez. (Saff Suresi, 7)
Söz ettiğimiz inkarcı, eğer biraz daha inatçı ve tecrübeli bir
kişiyse, kendi "uyanık"lığını kanıtlamak için her ortamı
kaçırılmaz bir fırsat bilir. Herkesi kendisi gibi bildiğinden, müminlerin
sırf Allah rızasına yönelik olan birlik ve dayanışmasına da "cahiliye"
standartlarına göre bir açıklama bulmaya çalışır. "Bu işin
içinde bir iş var", "bu devirde kimse kimsenin kara kaşına,
kara gözüne gelmez" gibi beylik teşhislerle aklınca kendi kurnazlığını
ön plana çıkartmayı dener. Kimi zaman da üstten bakan alaycı tavırlar
sergileyerek kendine olan güvenini pekiştirmeye yönelir. Bu konuda
en büyük desteği yine, kendisiyle aynı ruh halini taşıyan yakın
çevresinden alır. Kuran'da, bu tip bir kişinin, müminlere karşı
tutumu ve saptırıcı yakın çevresi ile ilişkisi şöyle ifade edilir:
İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman
ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler
ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay
ediyoruz." (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları
içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. (Bakara Suresi,
14-15)
Aslında Kuran'a karşı misal getirme, müminlere karşı samimiyetsiz,
peşin fikirli ve art niyetli yaklaşma, dinde ve iman edenlerde açık
ve kusur arama, alaycı tavırlar sergileme yalnızca bu kişiye özgü
davranış bozuklukları değildir. Kendisinden çok önceki devirlerde
yaşamış ve dine cephe almış insanlar da yüzyıllardır aynı taktiklere
başvurmuşlardır. Çağlar değişmesine rağmen zihniyet, izlenen yöntem,
verilen misaller aynen devam etmektedir. Gerçekleri bile bile örtmek
için bu yönteme başvuranlar tarih boyu hiç değişmeden bugüne dek
varlıklarını sürdüregelmişlerdir:
Hayır, onlar geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini
söylediler. (Müminun Suresi, 81)
Bunların yanında bir grup da dini kendi çıkarlarıyla ters düşmeyecek
bir şekilde çarpıtmaya çalışır. Kuran ayetlerine karşı başka kıstaslar
öne sürer. Dini bu şekilde çarpıtmaya çalışanlar hakkında Kuran'da
şu hüküm yer alır:
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap
mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye.
Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp
gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin
kalacak, diye. (Kalem Suresi, 36-39)
Kuran'a uyan samimi bir mümin gördüğünde, yaşadığı suçluluk duygusunu
ve aşağılık kompleksini gizlemek için kendini temize çıkarmaya çalışmak
da, cahiliye toplumlarında sık başvurulan yöntemlerdendir. Bu tarz
insanların bunu yaparken kullandıkları kalıplar genelde hep aynıdır.
"Elhamdüllillah biz de Müslümanız", "benim babam
hacı", "anneannem de başını örterdi", "ailem
çok dindardır", "ben zaten bayram namazlarını kaçırmam"
gibi sözlerle altta kalmamaya çalışırlar. Kendilerine din konusunda
öğüt verilmesi, eleştiri yapılması, akıl verilmesi, doğru olanın
tavsiye edilmesi ağırlarına gider.
Bir de, "ben hepinizden daha dindarım, daha namusluyum, kimin
kimden daha üstün olduğunu yalnız Allah bilir" gibi ifadelerle
üste çıkmaya çalışanlar vardır. Elbette, kimin üstün olduğunu en
doğru Allah bilir. Fakat Allah üstünlüğün yalnızca Allah'a bağlılıkla,
Kuran'da belirtilen mümin özelliklerini üzerinde taşımakla olacağını
da açıkça bildirmiştir. Kuran'da belirtilen ölçüler çok açık ve
anlaşılır olduğundan, Kuran'dan haberi bile olmayan bir kimsenin
kendisi için, sahtekarca üstünlük imaları yapmasının onu aciz ve
basit bir duruma düşürdüğü ortadadır.
Bu tür bir tavra giren kişinin en büyük hatalarından
biri de, müminleri kandırdığını sanmasıdır. Müminler, Allah'ın verdiği
kavrayış gücü ve Kuran'ın bildirdiği kıstaslar sayesinde, karşı
tarafın ruh halini çok iyi teşhis etme gücüne sahiptir. Kaldı ki,
"sinelerin özünde saklı olanı bilen" (Al-i İmran Suresi,
119) Allah, zaten o kişiyi kendisinden de iyi tanımaktadır.
Söz konusu insan, yaptığı sözde kurnazlıklarla diğer insanları ve
kendi vicdanını kandırsa bile, Allah katında mazeretlerinin hiçbir
geçerliliği olmayacaktır.

|