|
Şeytan'ın Taktikleri
Kıyamete kadar sürecek mücadele sonucunda şeytan, milyarlarca
insanı kendisiyle birlikte cehennem ateşinin içine sürükler. Ancak,
bir grup vardır ki şeytan onlara karşı asla zafer kazanamayacaktır;
müminler. Çünkü müminler Allah'ın yeryüzündeki halifeleridir ve
O'nun koruması altındadırlar. Şeytanın oyunları onlara karşı etkisiz
kalır. Şeytan tarafından da itiraf edilen bu gerçek Kuran'da şöyle
geçer:
Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye
karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı
ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü
mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların
müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)
Ayetten de anlaşıldığı gibi şeytanın gücü gerçek müminleri
saptırmaya yetmez. Ancak hiç kimse de kendisini kesin olarak "cennetlik"
göremez. Mümin bir kimse "şüphesiz Rablerinin azabından emin
olunamaz" (Mearic Suresi, 28) ayeti gereğince imanını korumak
için, her zaman "Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak" (Al-i
İmran Suresi, 103) zorundadır. Şeytan, insanların "dosdoğru
yollarına oturacağı" (Araf Suresi, 16), onların "ayaklarını
kaydırmak" (Al-i İmran Suresi, 155) isteyeceği için, mümin
onun hile ve oyunlarına karşı uyanık olmalıdır. Aksi takdirde hiç
farkında bile olmadan bu tuzaklara düşer ve hatta bir süre sonra
dinden dahi çıkabilir. Şimdi şeytanın insanları cehenneme sürüklemek
için kullandığı taktikleri ayrı ayrı inceleyelim.
VESVESE VERİR
Müminlerin en büyük düşmanlarına karşı mücadeleleri
ömür boyu sürer. Bu savaş sırasında şeytan çok kurnaz yöntemler
kullanır. İnsana hiçbir zaman gerçek yüzünü göstermez, karşısına
çıkıp "ben şeytanım, ve senin cehennemde yanmanı istiyorum"
demez. Onun yerine, "sinsice göğüslere
ve kalplere vesvese vererek" (Nas Suresi, 4-5) kendi
varlığını ustaca gizler. Şeytanın farkında olmayan bir insan, onun
telkinlerini kendi kafasından geçen düşünceler zanneder. Dahası
şeytan bu fikirlerin doğruluğuna onları inandırır. Bu sayede birçok
insanı -kendileri şuurunda değilken- tamamen kontrolü altına alır.
Ancak müminler, göğüslere ve kalplere kadar girip
fısıldayabilme yeteneğine sahip bu düşmanı, Kuran sayesinde saf
dışı edebilirler. Mümin öncelikle, kalbinden gelen bu sesin, şeytana
mı yoksa kendi vicdanına mı ait olduğunu teşhis edecek bir nur ve
feraset sahibidir. Şeytanın oyununun farkına vardıktan sonra, Kuran'da
emredilen hareketi yapar, Allah'a sığınır. Çünkü Allah'ı anan bir
mümin karşısında şeytanın vesvesesinin hiçbir etkisi kalmaz. Allah
bu önemli sırrı Kuran'da şöyle bildirir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya
iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese
eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar),
sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (A'raf Suresi, 200-201)
Dünya hayatının bir imtihan yeri olması nedeniyle
gün içinde insanın karşısına birçok farklı durum ve değişik ortam
çıkabilir. Şartlar ve ortam ne olursa olsun, şeytan hep pusuda bekler.
Bunlardan herhangi birinde müminin gösterebileceği en küçük zayıflık,
şeytan için büyük bir fırsattır. Ve şeytan bu fırsatların hepsinde
şansını dener. Ancak kendi varlığını hiçbir şekilde farkettirmemeye
çalışır.
Eğer mümin, içinde bulunduğu ruh halinde veya ortamda
bir şeylerin ters gittiğini, sıkıntı verdiğini veya vicdanını rahatsız
ettiğini hissediyorsa -ki bu sıkıntı genelde vicdan yoluyla yapılan
rahmani bir uyarıdır- hemen durup düşünmesi gerekir. Bunun için
en kolay yol, insanın kendisine dışarıdan tarafsız bir yabancı gözüyle
bakmasıdır. Böylece karşısındaki insanı -yani kendisini- şu sorular
yardımıyla inceleyebilir:
O an için kafasından geçen düşünceler Kuran' uygun
mu?
Allah'ı anmada gevşeklik mi gösteriyor?
Kuran'ın sınırlarını korumada, hükümlerini gözetmede
gevşek mi davranıyor?
Planları Allah'ın rızası ve ahireti dışında bir amaca
mı yönelik?
O an için kendi çıkarı diğer müminlerden daha mı ön
planda?
Kendisine veya bir başka mümine yönelik kuşkusu, zannı
mı var?
Müminler içinde kendisinin özel bir konumu olduğunu,
yerinin doldurulamayacağını mı düşünüyor?
Olaylar karşısında tevekkülsüz davranıp haksızlığa
uğradığını mı düşünüyor?
Yaptığı fedakarlığın diğer insanlar tarafından bilinmesini,
bunun konuşulmasını mı istiyor?
Sevdiği bir maldan fedakarlık etmesi gerekiyor da,
bunu bir bahane bulup yapmamaya mı çalışıyor?
Herhangi bir dünya malına karşı hırsı mı var?
Gelecek korkusu mu taşıyor?
Kendisine Kuran doğrultusunda yapılan bir uyarıya
karşı tahammülsüz mü?
Allah'a ve dine düşman bir kimseye karşı içinde bir
sevgi, bağlılık mı oluştu?
Kuran okumayı, dua etmeyi, veya salih amellerde bulunmayı
geçersiz mazeretlerle erteledi mi?
Eğer içindeki sıkıntı burada sayılanlar veya bunlara
benzer bir durumdan kaynaklanıyorsa, bu insana şeytan o an için
musallat olmuş demektir. Kendinizin zannetiğiniz bu düşüncelerin
hepsi de, şeytanın kalbinize fısıldadığı sözleridir.
Şeytan farklı insanlar için farklı taktikler kullanır.
Örneğin dinden uzak, Kuran'dan gafil yaşayan bir kimseyi, bu hayat
tarzına devam ettirecek taktikler izler. Onları tamamen dünya hayatına
yöneltir, dünyanın gelip geçici süsüne iyice daldırır, böylece ömür
boyu hak dinden uzak tutar.
Dine yeni yeni ilgi duymaya başlayan kimseyi, çevresi
tarafından dışlanacağı, dinin hayatını kısıtlayacağı, eğer dini
uygulamaya başlarsa bunu devam ettiremeyeceği gibi boş ve yersiz
endişelere düşürerek dinden uzaklaştırmaya çalışır.
Şeytan müminlere karşı da faaliyetini sürdürür. Örneğin
bir müminin her hangi bir mümine karşı sinirlenmesi veya Kuran okumayı
aklından geçirdiğinde önemsiz bir bahane bulup bundan vazgeçmesi
bu fısıltıların etkisindendir. Ancak şeytan mümine doğrudan "Kuran
okuma", "Allah'ı anma" diye fısıldamaz. Çünkü bunun
etkisiz olacağını bilir. Onun yerine insanın kafasını boş ve uzun
emellerle oyalamaya çalışır. Eğer insan bu fısıltıların etkisinde
kalır, ahireti unutup dünya hayatına dalarsa, bu gafletin etkisiyle
doğal olarak Kuran'ın emrettiği yaşam biçiminden uzaklaşır. Bu tuzağa
düşmemenin tek yolu şeytanın fısıltılarını zamanında teşhis edip
Allah'a sığınmaktır.
Sağlıklı bir teşhis ise şeytanın özellikleri, taktikleri
ve insan üzerinde oynadığı oyunlar bilindiği takdirde yapılabilir.
Bunun için de tek yol gösterici Kuran'dır. İlerleyen sayfalarda
Kuran ayetlerine göre şeytanın taktikleri, insanları Allah yolundan
saptırmak için kurduğu tuzaklar ve müminlerin hareketlerine hata
olarak yansıyan hileleri incelenecektir.
ŞİRK
Şirk, Kuran'da, Allah'a ortak koşarak O'ndan başkasını
ilah edinmek anlamında kullanılan bir kelimedir. Ancak içinde bulundukları
şirk yüzünden cehenneme gidecek milyarlarca insan, gerçekte şirk
kelimesinin anlamını bile bilmezler. "Şirk koşmak, Allah'tan
başkasını ilah edinmek" ifadesiyle, yaratıcı olarak Allah'tan
başka bir yaratıcı kabul etmek, putlara tapmak gibi yüzyıllar öncesinin
çok tanrılı dinlerinin kastedildiğini zannederler. Bu mantıktan
yola çıkan cahiliye toplumu fertleri, "ben Allah'a inanıyorum,
kimseye zararım yok, insanlara faydalıyım, cehenneme gideceğimi
zannetmiyorum" gibi tamamen Kuran dışı, sapkın mantıklara sahip
olurlar.
Oysa Allah'tan başka bir varlığı koruyucu güç olarak
kabul etmek, Allah'tan başkasından korkmak, Allah'tan başkasına
karşı müstakil bir sevgi duymak, Allah'a eş ve ortak koşmak anlamına
gelir.
Allah'tan başka yol göstericiler edinmek de en yaygın
şirk çeşitlerindendir. Günümüz cahiliye toplumu da, Allah'tan başka
yol göstericiler kabul ederek ve bu yol göstericileri izleyerek,
yüzyıllar öncesinin puta tapıcılığını yaşatırlar. Çok tanrılı dinlerin
yerini insanlar tarafından ortaya atılan din-dışı ideolojiler, önünde
bel bükülen putların yerini bu ideolojilerin kurucuları ya da kurucularının
heykelleri almıştır. Ülkeler ve milliyetler ne olursa olsun, bu
yolla milyarlarca insan Allah'ın dinini yaşamaktan alıkonulmuştur.
Elbette bu sapkınlığı en çok tahrik eden de şeytandır.
Çünkü insanın Allah'tan uzaklaştığı her nokta şeytanın insana karşı
başarı kazandığı bir cephedir. Bu yüzden şeytan, şirk sayesinde
cahiliye insanlarının beyinlerini uyuşturur. Bütün yaşamlarını çepeçevre
saran şirk, bu insanların sağlıklı düşünmelerini engeller. Yaşamlarını
Allah'ın istediği şekilde, Kuran çerçevesinde değil, şeytanın telkinleri
altında geçirirler.
Şirk içinde geçen biryaşam, şeytan tarafından hazırlanmış
öyle sinsi bir tuzaktır ki, bu tuzağın içindekiler kendi durumlarının
farkına bile varmazlar. Bu insanların çoğu kendilerini doğru yolda,
hatta herkesten daha çok cennetlik görürler. Şirk koştuklarının
bilincinde olmayan ve kendilerini kandıran bu insanların, ahiret
günü aslında birer müşrik olduklarını öğrendiklerinde uğradıkları
yıkım ayette şöyle anlatılmıştır:
Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk
koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak
koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan
Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden
başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl
yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı.
(En'am Suresi, 22-24)
Şirki doğuran unsurlardan birisi de insana yaratılıştan
verilen sevgi duygusunun yanlış yönlendirilmesidir. İslam'da insanın
Allah'a yakınlaşmasına vesile olan bu duygu, cahiliyede Allah'tan
uzaklaştıran şeytani bir tutku olmuştur. Müminler fıtratlarındaki
sevgiyi asıl olarak Allah'a yöneltirler. Bu sevgi bütün sevgilerin
üzerindedir. Diğer insanları ve varlıkları ise, Allah'a olan sevgilerinin
bir tecellisi olarak severler. Bir insana bağımsız bir sevgi duymaları,
örneğin Allah'a isyankar olan bir inkarcıya sevgi beslemeleri, Kuran'a
göre mümkün değildir. Müminler Allah'ın hoşnutluğu için, Allah'ın
sevdiğini sever, sevmediğini sevmezler. Müminlerin insan sevgisi
Allah'a yöneltilen sevginin bir sonucu olduğundan, müşriklerin insan
sevgisinden çok daha köklü ve kalıcıdır.
Müşrikler için sevgi, sahip oldukları sayısız ilaha
karşı beslenir. Bu kimseler Allah'ı da sevdiklerini iddia ederler.
Ancak bu sevgi sözde kalır. Bütün yaşamlarını gerçek sevgilerini
yönelttikleri putları için harcarlar. Örneğin, babalarını, oğullarını,
eşlerini, parayı, makam ve mevkiyi Allah'tan daha çok severler.
İnkar edenlerin bu sevgileri bir ayette şöyle geçer:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını "eş
ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever
gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür...
(Bakara Suresi, 165)
Cahiliyede en yaygın olan şirk unsurlarından biri
kadınlara duyulan tutku dolu sevgidir. Eğer herhangi bir kadına
duyulan sevgi, Allah'a karşı duyulan sevgiden öte bir sevgiyse,
söz konusu durum şirki doğurur. Oysa bir insana yöneltilen sevgi,
ancak o kişideki güzelliklerin sahibinin Allah olduğu kalbe tam
olarak yerleştirilmişse bir anlam kazanır. Allah'a karşı beslenecek
sevgide bir sınır olmadığından, Allah için seven bir insanın karşısındakine
yönelttiği sevgi de çok güçlü ve kalıcı olur.
Allah, kadınlara duyulan bu tutkunun, şeytanın bir
oyunu olduğunu şöyle bildirmiştir:
Onlar, O'nu bırakıp da (birtakım) dişilere taparlar.
Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına
tapmazlar. (Nisa Suresi, 117)
Şirk Allah'a karşı işlenmiş büyük bir günah ve nankörlüktür.
Bu yüzden Allah bütün günahları affedebileceğini, ancak şirki kesinlikle
affetmeyeceğini bildirmiştir:
Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.
Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk
koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi,
48)
Şirk o kadar büyük bir tehlikedir ki, bütün bir ömrünü
Allah'a ibadet etmekle geçiren kimseleri bile tehdit eder. Çünkü
yapılan bütün salih ameller, şirk olduğu takdirde boşa gider. Bu
yüzden şeytan, hayatlarını Allah'a adamış müminlere şirk koşturmak
için türlü tuzaklar hazırlar, uygun fırsatlar bekler. Kimi zaman
kadınları, kimi zaman parayı kimi zaman da başka yolları kullanmayı
dener. Örneğin kazanılan bir zaferin ardından yapılan "bunu
sen başardın" telkini de şeytanın bu amaçla hazırladığı bir
tuzaktır. Böylece kişiyi, Allah'ın kontrolü dışında şahsi bir gücü
olduğuna inandırmaya çalışır.
Müminler amellerinin olduğuna göre bu amellerinin
boşa gitmesine neden olacak her türlü tehlikeye karşı son derece
dikkatli olmalıdırlar. Bunun için Kuran'da müminlere yapılmış çok
açık bir uyarı vardır:
Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu
(ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak
ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. "Hayır, artık
(yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (Zümer
Suresi, 65-66)
İNSANLARIN ŞÜKRETMELERİNİ ENGELLER
Şeytan Allah'ın huzurundan kovulmadan önce, kendi
kendine önemli bir söz vermiştir. Bu söz, şeytanın insanlara karşı
kullanacağı çok önemli taktiklerden birini gösterir:
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından,
sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici
bulmayacaksın." (Araf Suresi, 17)
Şeytan insanların şükretmelerini engellemek ister.
Çünkü şükür Allah'ın Kuran'da en çok üzerinde durduğu konulardan
biridir. Yaklaşık 60 ayette şükürden ve şükretmenin öneminden bahsedilir.
Allah'ın bu kadar önemle hatırlattığı bir konuyu insanlara göz ardı
ettirmek, şeytanın elbette başlıca amaçlarından biri olacaktır.
Şükredebilmek için öncelikle şükrün önemini kavrayabilecek
şuura sahip olmak gerekir. Şükreden bir insan, sahip olduğu nimetin
tek sahibinin ve onu kendisine verenin Allah olduğunu ve Allah karşısındaki
acizliğini bilir. Allah'ın büyüklüğünü, azametini gözardı eden,
bunu kalbine sindiremeyen bir insanın şükrü de aynı derecede yüzeysel
olur.
Şeytan tarafından yönlendirilen cahiliye toplumu zaten
şükürden uzaktır. Şükretmek gibi temel bir ibadeti ancak başlarına
gelen bir bela geçtikten sonra veya istenmeyen bir durum ortadan
kalktığında oldukça kısa bir süre hatırlar, sonra tekrar küfür içindeki
yaşamlarına geri dönerler. Kuran'da bu yapıya örnek olarak felakete
uğradığı zaman dua eden, üzerlerinden sıkıntı kalktığı zaman şirk
koşan insanların durumları verilmiştir:
De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından
kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak
dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden
oluruz."
De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi
Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız." (En'am
Suresi, 63-64)
Oysa şükretmek insanın en önemli sorumluluklarından
biridir. Çünkü her insanın hayatı şükredeceği sayısız nimetlerle
doludur. Öyle ki bu nimetlerin bir genelleme yapılarak bile bitirilemeyeceği
Nahl Suresi'nin 18. ayetinde belirtilmiştir. Kuran'da şükür için
belirli bir sınır koyulmadığından, insan elindeki bütün nimetleri
bir şükür vesilesi olarak kullanılabilir. Örneğin Hz. İbrahim gibi,
kendisini yediren ve içirenin Allah olduğunun bilincinde olan bir
kişi (Şuara Suresi, 79), her yemek yediğinde veya bir şey içtiğinde,
bunları kendisine lütfeden Allah'a şükretmelidir.
Ancak şükretmek yalnızca yeme içme ile sınırlı kalmamalıdır.
İnsanın günboyu istifade ettiği halde çoğu zaman aklına getirmediği,
tefekkür etmediği ancak kaybettiği zaman değerinin farkına vardığı
sayısız nimet vardır. Kuran'da sık sık bahsi geçen ve şükür vesilesi
olarak bildirilen "görme" ve "işitme" nimetleri
de bunlara örnektir.
Görme ve işitme tesadüfen ortaya çıkmış özellikler
değildir. Allah'ın insanlara gözler, kulaklar vermesi, kendisine
şükretmeleri, gerektiği gibi kulluk etmeleri amacıyladır:
Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey
bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme
(duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)
Aynı şekilde insanlar için ulaşım ve taşıma aracı
olan gemilerin, dünyanın dörtte üçünü oluşturan denizlerin ve rüzgarların
bile varlığı insanların şükretmelerine vesile olmalıdır. Allah bunu
şöyle bildirir:
Denizi de sizin emrinize veren
O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları
çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini
görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz
içindir. (Nahl Suresi, 14)
Size kendi rahmetinden tattırması, emriyle gemileri
yürütmesi ve O'nun fazlından (rızkınızı) aramanız ile umulur ki
şükretmeniz için, rüzgarları müjde vericiler olarak göndermesi,
O'nun ayetlerindendir. (Rum Suresi, 46)
Allah; kendi emriyle gemiler akıp gitsin ve O'nun
fazlından ararsınız diye, sizin için denize boyun eğdirdi. Umulur
ki şükredersiniz. (Casiye Suresi, 12)
Müminin kendisine verilen nimete şükretmesi, bu nimete
ehil olduğunu gösteren bir delildir. Böylece hem nimetin hakkını
vermiş olur, hem de daha üstün bir nimet için önünde yol açılır.
Allah şükreden kullarına nimetlerini artıracağını bildirirken, şükretmeyen
nankörleri azabıyla tehdit eder:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer
şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük
ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir. (İbrahim Suresi,
7)
Kendisine peygamberlik makamı verilmiş Hz. Süleyman'ın
Allah'tan kendisine şükretmeyi ilham etmesini istemesi (Neml Suresi,
19) tüm müminlere örnek olmalıdır. Çünkü şeytan, insanlara önlerinden,
arkalarından, sağlarından, sollarından yaklaşarak; unutturmak, nimetlere
karşı ülfet duygusu vermek, önemsetmemek gibi hilelerle onları şükretmekten
alıkoymaya çalışmaktadır.
KORKU VERMESİ
Müminlerin Allah'a olan yakınlıkları şeytana karşı
manevi bir kalkan oluşturur. Allah'a teslim olmak, O'nu zikretmek,
yeryüzündeki her olayın O'nun kontrolünde olduğunu bilmek ve katıksızca
O'na yönelmek, müminlere önemli bir manevi güç sağlar. Şeytan her
fırsatta müminlerin bu manevi güçlerini zayıflatacak yollar dener.
Bu yollardan biri de insana Allah korkusu dışında başka "korku"lar
vermektir.
Şeytanın bu silahı kullanmasının önemli bir nedeni
vardır. Korku, şuurun kapanmasına, Allah ile bağlantının kopmasına
ve tevekkülün ortadan kalkmasına sebep olur. İhlasını koruyan bir
mümin için böyle bir durum söz konusu olmaz. Şeytan ancak gaflet
içinde olan, şuuru geçici olarak veya tümüyle kapanmış kimseleri
etkiler. Bir Kuran ayetinde asıl korkulması gereken gücün Allah
olduğu şöyle hatırlatılmaktadır:
İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur.
Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. (Al-i
İmran Suresi, 175)
Müminler için dünya, bir kadere bağlı olarak yaşadıkları
geçici bir mekandır. Korkacakları tek varlık da bu dünyanın ve kaderin
yegane hakimi Allah'tır.
Mümin olmayanlar ise dünyayı, birbirinden bağımsız
olay ve insanların yer aldığı kontrolsüz bir mekan zannederler.
Şeytan herhangi bir vesile ile bu insanların kalplerine kolaylıkla
korku sokar. Artık karşılarına çıkan her olay onlara göre sonu belli
olmayan bir bilinmeyendir. Ölüm korkusuyla, fakirlik korkusuyla,
gelecek korkusuyla Allah'a değil, sayısız putlarına sıkıca sarılırlar.
Şeytanın "korku" telkini mümin topluluğu
içinde bulunan, ancak kalplerinde hastalık bulunan kimseler üzerinde
de etkili olur. Allah yolunda bir güçlükle karşılaştıklarında kendilerini
teslim alan bu korku, içinde bulundukları gafletin ortaya çıkmasını
sağlar. Örneğin sıcak savaş ortamında korkularına yenik düşen bir
grup insanın durumu Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
İman edenler, derler ki: "(Savaş izni için)
Bir sure indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal)
zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık
olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi
sana baktıklarını gördün... (Muhammed Suresi, 20)
Tevekküllü kimse kendisini tam olarak Allah'a ve kadere
teslim eder. Korkudan tamamen arınır ve Allah'a tam teslimiyetin
verdiği cesaretle Allah dışında hiçbir güçten korkmaz.
Yalnız burada unutulmaması gereken, müminlerin cesaretinin,
şuursuz ve akılsız inkarcıların kendini bilmezliklerinden çok farklı
bir özellik olduğudur. Bu duygu kadere tam olarak iman etmenin,
Allah'a teslimiyetin verdiği kendine güven duygusudur. Samimi olarak
iman etmeyenler tarafından asla taklit edilemez. Müminlerin bu cesaretinin
Kuran'da birçok örneği vardır.
Örneğin Hz. Musa ve beraberindekiler, deniz ile Firavun'un
ordusu arasında sıkıştıklarında, aralarındaki imanı zayıf olan kimseler
yakalandıkları zannıyla korkuya kapılırlar. Oysa Hz. Musa, "Hayır,
Rabbim benimledir" (Şuara Suresi, 62) diyerek Allah'a teslimiyetini
ve güvenini ifade eder. Allah'a iman ettikleri için, Firavun tarafından
kolları ve bacakları kesilmekle tehdit edilen büyücüler de aynı
korkusuzluğu göstermişlerdir. Ateşe atılan Hz. İbrahim de aynı şekilde
hiçbir korku duymamıştır. Kuran'ın Ahzab Suresi'nde bahsi geçen
müminlerin, düşman birlikleriyle karşılaştıkları zaman "imanları
ve teslimiyetleri" artmıştır. Çünkü şeytanın korku telkini
tevekkül eden kimse üzerinde etkisizdir. Allah'ın ayetinde de bildirdiği
gibi, şeytanın "...iman edenler ve Rablerine
tevekkül edenler üzerinde hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur". (Nahl
Suresi, 99)
MÜMİNLERİN ARASINI BOZMAYA ÇALIŞIR
Kuran müminlerin birlik içinde, birbirlerine destek
ve yardımcı olmalarını, birbirlerini gözleyip kollamalarını emreder.
Bağın ne derece güçlü olması gerektiği aşağıdaki ayetle bildirilmiştir:
Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine
kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf
Suresi, 4)
İşte şeytan bu önemli hükmü göz ardı ettirmeye ve
müminlerin aralarındaki birliği yıpratmaya çalışır. Bu amaç doğrultusunda
en büyük çabayı müminler arasındaki konuşmaları etki altında bırakmak
için harcar. Kötü söz söyleme, imalı konuşma, laf dokundurma gibi
cahiliye insanlarına ait çirkinlikleri yapmaya teşvik ederek müminlerin
aralarını açmaya çalışır. İman eden bir kimse, şeytana karşı boş
bulunduğu her an böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. Bu
yüzden Kuran'da, müminler bu tehlikeye karşı uyarılır, birbirlerine
karşı güzel söz söylemelerini emreder ve şeytanın müminlerin düşmanı
olduğunu hatırlatır:
Kullarıma, sözün en güzel olanını
söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz
şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık
ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.
Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 91)
ÖĞÜT VERDİĞİN EİNSANLARI İNANDIRIR
Şeytan, başdüşmanı olan insanı sonsuz yıkıma uğratmak
istediği halde, hiçbir şekilde bu niyetini ona sezdirmez. Tam aksine
insana, öğüt vermek isteyen bir yardımcı kimliği altında yaklaşır.
İnsanı, onun iyiliğini istediğine inandırdıktan sonra, kontrolü
altına alır. Kişinin zaaflarını kullanarak, ona bu yönde telkinler
yapar.
Hz. Adem'in, cennetten çıkarılmasına neden olan hatayı
yapmasının sebebi de, bu sinsi tuzaktır. Şeytan Hz. Adem'e ve eşine
bir dost gibi yaklaşmış ve onlara kendilerine öğüt verdiğine dair
yemin etmiştir.
Şeytan, kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin
yerlerini" açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi
ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin
iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir."
Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim"
diye yemin de etti. (Araf Suresi, 20-21)
Şeytan Hz. Adem'i ve eşini aldatarak cennetten kovulmalarını
sağlamıştır. Hz. Adem ancak tevbe ettikten ve Allah'tan bağışlanma
diledikten sonra tekrar doğru yolu bulabilmiştir.
Şeytanın düşmanı olduğu uyarısını bizzat Allah'tan
duyan Hz. Adem'in, bu uyarıdan sonra bile şeytan tarafından kandırılması,
insanın ömrü boyunca karşı karşıya olduğu gizli düşmanının ne kadar
usta ve sinsi bir yalancı olduğunun bir delilidir.
Hz. Adem'e tüm şeytanların en büyüğü olan İblis tarafından
verilen "ben size öğüt verenlerdenim" telkini, diğer insanlara
da insi şeytanlar tarafından yapılır. Kendi kavmini Allah'ın yolundan
alıkoyarken onlara, "...ben, size yalnızca
gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan
da başkasına yöneltmiyorum" (Mümin Suresi, 29) diyen
Firavun bunun bir örneğidir.
Benzer telkinlere bugünkü cahiliye toplumunda da sıkça
rastlamak mümkündür. Dini yaşamak isteyen bir gence karşı yapılan
"sen daha çok gençsin, hayatını yaşa, yaşlanınca zaten ibadet
edersin" telkini buna bir örnektir. Telkini yapan kişi bunu
kendisinin iyiliğini istediği için yaptığını öne sürer. Oysa çağırdığı
yol cehennem yoludur.
Şeytan "öğüt verme" taktiğini uygulamak
için öncelikle kişinin yakın çevresinde bulunan ve daha önceden
kontrolü altına aldığı kimseleri kullanacaktır. Örneğin Kuran'da,
iman ettikten sonra şeytan tarafından ayartılan, bu aşamadan sonra
arkadaşlarının telkinleriyle sapan kişilerden bahsedilir. Bu "arkadaş"ların
sözleri, şeytanın taktiğini çok net gözler önüne serer: "Doğru
yola, bize gel..." Şeytanın bu taktiğinin bildirildiği ayetin
tamamı şöyledir:
De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan
başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra,
şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının
da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse
gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De
ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin
Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (En'am Suresi,
71)
İnsan bu düşmana karşı son derece dikkatli olmak zorundadır.
Ancak Allah'a tam olarak teslim olmuş ve O'nun zikrine sıkı sıkıya
sarılmış bir kimse bunu başaracak şuura sahip olur. Şeytanın telkinlerinin
kaynağını hemen teşhis eder ve zihninden söküp atar. Aksi takdirde
kişi bunları kendi düşüncesi zanneder ve iradesini ona teslim eder.
ALLAH ADINI KULLANARAK SAPTIRMASI
Şeytanın en sinsi ve aldatıcı hilelerinden biri de
insanlara Allah'ın ismini kullanarak yaklaşmasıdır. Bu yöntemle,
Allah'ın razı olmadığı hareketlerin din ve Allah adına yapıldığını
telkin eder. Söz konusu hareketleri hizmet, ibadet kisvesi altında
yaptırır. Bu oyuna gelen bir insan, İslam'ın kendisine Allah yolunda
mücadele etmesi için sağladığı imkanları ve tanıdığı özgürlükleri,
tamamen kendi nefsini tatmin için kullanmaya başlar.
Örneğin böyle bir kişi, dine hizmet amacıyla küfrün
yoğun olarak bulunduğu, aldatıcı dünya süsleriyle dolu bir ortama
girdiğinde, sadece kendi nefsini düşünerek hareket eder. Başlangıçta
meşru olan nimetlerden zevk almasında hiçbir sakınca yokken bir
süre sonra durum değişir. İslamın hayrı için başlayan bir hareket
amacından sapar, nimetler amaç haline gelir.
Belki görünüşte Allah'ın sınırları içinde hareket
ediliyordur, ama kalpte Allah'ın rızası değil, nefsin doyurulması
hırsı vardır. Yaptığı hareketten hiçbir ecir alamayacağı gibi imanı
gittikçe zedelenmeye başlar. Şeytan bir kez daha dünya hayatının
aldatıcı süsünü kullanarak ahireti terk ettirmiş, bahane olarak
da "Allah'ın rızası"nı kullanmıştır:
Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır;
öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah
ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan
sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi
grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır
Suresi, 5-6)
Küçük hesapların ve geçici dünya hayatının peşine
düşerek imanları zayıflayan, üstelik çıkarlarını korumak için Allah
rızasını siper edinen bu insanlar bir süre sonra münafık konumuna
girerler:
(Münafıklar) Onlara seslenirler: "Biz sizlerle
birlikte değil miydik?" Derler ki: "Evet, ancak siz kendinizi
fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını)
gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara kapıldınız.
Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan
ölüm) geliverdi; ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah'ın adını
kullanarak, hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu."
(Hadid Suresi, 14)
Bu hile oldukça kafa karıştırıcı ve aldatıcıdır. Çünkü
şeytan bu sefer insanın dosdoğru yolunun üzerine oturarak (Araf
Suresi, 16) bir tuzak hazırlamıştır. Ancak Allah'tan gerektiği gibi
korkup sakınan kimseler şeytanın bu oyununa gelmezler. Çünkü Allah
kendisinden korkup sakınana, onu doğru yola ulaştıracak, doğruyu
yanlıştan ayırmasını sağlayacak bir anlayış verir:
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız,
size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir,
kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.
(Enfal Suresi, 29)
Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka
yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye
teşvik etmesidir. Allah elbetteki büyük bir merhamet sahibidir ve
tevbe edip kendisinden bağışlanma dileyen her kulunun günahlarını
affedebilir. Ama bir insan, "nasıl olsa Allah affeder"
diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, çok tehlikeli bir yola
girmiş olur. Zamanla kalbi katılaşır, duyarsızlaşır ve Allah korkusunu
tümüyle yitirir. Kuran, "yakında bağışlanacağız" diyerek
bile bile günah işleyen insanlardan (Araf Suresi, 169) söz ederken,
Şeytan'ın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneğini gösterir.
MÜMİNİN ZAMANLA YIPRANMASINI İSTER
Şeytan zamanın mümini yıpratmasını ister, açık vermesini
sabırla bekler. Kişinin maneviyatından zaman içinde kopardığı küçük
tavizler, bir süre sonra kalbinin üzerinin kabuk bağlamasına ve
aklının örtülerek şeytanın daha büyük telkin ve vesveselerine kapılabilmesine
sebep olur. Bir Kuran ayeti, zaman içinde kazandıkları yüzünden,
şeytan tarafından ayakları kaydırılmak istenen bir grup müminin
haberini şöyle vermiştir:
İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden
geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların
ayağını kaydırmak istemişti... (Al-i İmran,155)
VAADLERDE BULUNUR
Şeytan insanları kandırmak için her sahtekarın ortak
taktiğine başvurur. Karşısındakine boş vaadlerde bulunur. Münafıklar
ve müşrikler de bu vaadlere inanırlar. Oysa bu basit bir aldanma
değildir. İnsan sonsuz ahiretini, bu boş vaadler sonucunda kaybeder.
Bu vaadlerin ortak özellikleri gelip geçici dünya
hayatına yönelik olmalarıdır. Şeytan kimi zaman eğlence, cinsellik,
ticaret, para, mülk, kimi zaman da daha güzel ve uzun bir hayat,
sosyal statü, mevki, saygınlık vaad eder. "Yaldızlı sözler"
fısıldar (En'am Suresi, 112). Ancak sebep her ne olursa olsun şeytana
kananlar için sonuç hep aynıdır; sonsuz azap ve cehennem. Bu gerçek
Kuran'da şöyle bildirilir:
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor,
onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir
aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi,120)
İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu,
Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum,
fakat size yalan söyledim... (İbrahim Suresi, 22)
Allah'ın hoşnutluğunu, sevgisini, rahmetini ve cennetini
kazanmayı hedefleyen bir mümin, geçici dünya hayatına ait bir vaadi
elbette ciddiye almaz. Çünkü yeryüzünde ulaşacağı herhangi bir makam,
kazanacağı herhangi bir mülk veya sahip olacağı herhangi bir nimetin
gerçekte önemi yoktur. Bunlar ancak çok kısa bir süre varlığını
koruyacak, ölümle beraber yok olup gidecektir.
KURUNTULARA VE KUŞKULARA DÜŞÜRÜR
Şeytanın kullandığı bir başka yöntem ise kuşku ve
kuruntu vermektir. Gerçekte hiç var olmayan olayları insanların
kafalarında sanki varmış gibi gösterir. Kalplerinde hastalık bulunan,
zayıf karakterli kişiler bir süre sonra tamamen bu kuruntuların
etkisi altına girerler. Her olayı kendi aleyhlerine planlanmış bir
hareket olarak görürler (Münafikun Suresi, 4). Hatta elçi tarafından
aldatıldıkları zannına kapılırlar. Sürekli tedirgin, korku içinde,
ne yapacaklarını bilemeyen bir karakter sergilerler. Şuurlu bir
insanın aklına bile getirmeyeceği olmadık kuruntulara düşerler.
Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım,
en olmadık kuruntulara düşüreceğim... Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı
dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır.
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor.
Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa
Suresi, 119-120)
Mümin şeytanın en büyük düşmanı olduğu için, kendisini
böyle bir tehlikeden müstağni göremez. Zira göstereceği en küçük
bir gevşeklik, şeytanın kuruntu vermek, şüpheye sevk etmek gibi
taktiklerle üzerine saldırmasına imkan tanır. Ancak kesin bir bilgiyle
ahirete inanan, her an katıksızca Allah'a yönelen bir mümine karşı
bu kuruntular kesinlikle etkisiz kalır.
SAPKIN AMELLERİ ÇEKİCİ VE SÜSLÜ GÖSTERİR
Şeytan etkisi altına giren kimselere, yapmakta oldukları
sapkın işleri süslü ve çekici gösterir. Bu yüzden içinde bulundukları
sapıklığa tutkuyla bağlanırlar.
...Şeytan onlara yaptıklarını
süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan
dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. (Neml Suresi, 24)
....Onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara
yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi. (En'am Suresi, 43)
Kalpleri katılaşan kimseler iyi ve kötüyü ayırdedecek
duyarlılığı kaybettiklerinden, şeytan işledikleri kötülükleri onlara
süslü gösterir. Bu katılaşma yüzünden de şeytanın etkisi altındaki
kimseler, kendilerine çekici gösterilen sapıklıklarında büyük kararlılık
gösterirler. Bu kararlılık kimi zaman geleneklerle bozulan ve Kuran'da
"ataların dini" olarak adlandırılan sapkın dinin temsilcilerinde,
kimi zaman da Allah'ın elçisine isyan eden, ona karşı mücadele eden
münafıklarda görülür. Kimi zaman da inkarcıların müminlerin aleyhine
yürüttükleri faaliyetlerde ortaya çıkar. İster müşrik olsun ister
kafir, tümünün ortak özelliği şeytan tarafından kandırılmış ve oyuna
getirilmiş olmalarıdır. Bir Kuran ayetinde bu insanlar üzerindeki
şeytani etki şöyle bildirilir:
O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş
ve onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse
yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti... (Enfal Suresi,
48)
FAKİRLİK KORKUSU VERİR
Şeytan ahirete karşılık insana dünya hayatını sunar.
Bu yüzden şeytanın etkisi altındaki insanlar sanki sonsuza dek ölmeyeceklermiş
gibi dünya için çalışır, ahiret için hiçbir çaba harcamazlar. Şeytan
binlerce yıldır insanlara bu tuzağı kurar. Bugüne kadar milyarlarca
insan yaşamları boyunca çalışmış, çabalamış, para, mal mülk kazanmış,
sonra bunların hepsini arkalarında bırakarak ölmüşlerdir. Şu an
yaşayanlar ise, kendilerinden önce ölen bu insanların durumlarından
hiçbir ders almaz, sanki kendileri hiç ölmeyeceklermiş gibi mal
mülk biriktirirler.
Şeytan dünya hayatını değerli ve kalıcı göstererek
müminlere de zarar vermeye çalışır. İmanı zayıf olanlara ve münafıklara
fakirlik korkusu verir. Bu sayede onları, dünya hayatı için daha
çok çaba harcamaya, cimrilik yapmaya iter. Bir Kuran ayetinde şeytanın
çabası şöyle bildirilmiştir:
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı
emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl)
vaadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara
Suresi, 268)
Mal-mülk hırsı vererek tuzak kurmak şeytanın çok eski
bir yöntemidir. Hatta Hz. Adem'i kandırdığında da
"sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim
mi?" (Taha Suresi,120) yalanını söylemiş, mülk vaadinde
bulunmuştur. Bu yüzden Allah, müminlere mal sevgisine karşı birçok
uyarıda bulunur. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye
çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik
ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy
(hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer
siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir.
Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar. (Muhammed Suresi, 38)
Her kim olursa olsun, dünya çapında ünlü ve zengin
bir işadamının veya bir dilencinin, Allah rızasına uygun olarak
harcamadığı her kuruşta, farkında olmadığı güçlü bir ortağı vardır.
Allah inkar edenlerin mallarına şeytanı ortak kılmıştır. Bu ortaklık
emri ayette şöyle geçer:
"Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya
uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar,
mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde
bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.
(İsra Suresi, 64)
KİBİR VERİR
Kibir şeytanın en önemli özelliklerinden biridir.
Allah'ın huzurundan da kibiri ve itaatsizliği yüzünden kovulmuştur:
Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden
oldu.
(Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma
seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte
olanlardan mı oldun?"(Sad Suresi, 74-75)
Şeytanın bu önemli hastalığı insanlar için de büyük
bir tehlikedir. Çünkü şeytan bir insanı kendisine yakın kılmak için
öncelikle kendi hastalığını o insana bulaştırmaya çalışır. Bu hastalığa
yakalanan bir kimsenin aklı örtülür, şuuru kapanır. Bu tehlike nedeniyle
Kuran'da müminler alçak gönüllü olmaları için uyarılmıştır:
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri
yarabilirsin, ne dağlara boyca ulaşabilirsin. (İsra Suresi, 37)
(Lokman dedi ki) İnsanlara yanağını çevirip ve
böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp
böbürleneni sevmez. Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek
perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin
sesidir. (Lokman Suresi, 18-19)
Mümin, şeytanın vasfı olan kibirden mümkün olduğunca
sakınmalı ve bunun için büyük bir dikkat sarf etmelidir. Aksi takdirde
ecir kaybına uğrar, imanı büyük bir tehlike içine girer.
Şeytanın etkisi farklı şekillerde ortaya çıkabilir.
Örneğin bir insan İslam'a büyük hizmetlerde bulunmuş olabilir. Ama
bu hizmet, yalnızca kendisine Allah tarafından lütfedilmiş bir ecir
kazanma imkanıdır. Kişi Allah'ın kontrolü dışında, kendi başına
bir hareket yapamayacağı için, herhangi bir başarısıyla övünmesi
söz konusu olamaz. Bunun tersini yapanlara Kuran'da çok büyük bir
tehdit vardır:
Getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları şeyler
nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı) sayma; onları azaptan
kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı bir azap vardır. (Al-i İmran
Suresi, 188)
Nitekim sahip olduğu zenginliği kendi kişisel özelliklerinin
bir sonucu sayan ve "bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana
verilmiştir" (Kasas Suresi, 78) diyen Karun, Allah tarafından
şiddetli bir cezaya çarptırılmıştır.
Şeytan kibir telkini vererek aynı zamanda müminler
arasındaki huzuru bozmaya çalışır. Çünkü kibir yalnızca Allah katında
değil müminler arasında da hoşa gitmeyen bir ahlak zayıflığıdır
ve bu tür bir tavra sahip bir insan onları son derece rahatsız eder.
Şeytanın kendisini fark ettirmeden, insana çok sinsice
yaklaşacağı unutulmamalıdır. Şeytanın acelesi de yoktur. Kendini
üstün görme telkinini, uzun vadede, birçok farklı olay için yavaş
yavaş yapar. Eğer kişi bu yönteme karşı çok uyanık olmazsa, bu telkinlerin
etkisi zamanla katlanarak büyür. Örneğin kazanılan küçük bir başarının
ardından şeytan mutlaka telkin yapmak isteyecektir. Eğer kişi, başarının
tek sahibinin Allah olduğunu kalben hissetmezse, şeytanın fısıltısını
da kendi teşhisi zanneder ve başarı sahibinin kendisi olduğuna zamanla
yürekten inanır.
Şeytan başka taktikler de izler. Örneğin bir mümin
hata yapabilir. Böyle bir durumda diğer müminlere düşen, hatayı
yapan mümine şefkatle yaklaşmak ve o müminin de kendileri gibi aslında
aciz bir kul olduğunu unutmamaktır. Çünkü şeytan, hata sahibine
karşı öfke duymayı veya onu küçük görmeyi telkin eder. Bir mümini
yaptığı hatadan veya başka bir sebepten dolayı içten içe küçük gören
kişi, kendini üstün görme fısıltısının etkisi altında kalmaya başlamıştır.
Bu ruh hali devam ederse kibir insanın kişiliğine
yerleşir ve diğer müminlere karşı şefkat ve merhamet duygusu azalır.
Artık yalnızca kendi bildiğini okuyan, kendi başına buyruk, aklını
diğer müminlerin akıllarından üstün gören bir insan ortaya çıkar.
Kişinin içindeki kendini üstün görme fısıltısı sesini yükseltir
ve o, bunun kendi üstün teşhislerinden biri daha olduğunu zanneder.
Bu psikolojiye giren kimsenin imanında zamanla çok ciddi yaralar
oluşur. Bir süre sonra kalbi, Kuran'da da bildirildiği gibi, Allah'ın
ayetlerine karşı duyarsızlaşır:
Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı
zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler
ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder. (Secde
Suresi, 15)
Ayetten anlaşıldığı üzere, ancak büyüklük taslamayan
kimseler, Allah'ın ayetlerine iman edebilirler. Kendisini üstün
görüp kibirlenen bir kimsenin ayetleri gerektiği gibi anlaması ise
imkansızdır.
GÖSTERİŞ İÇİN İBADET ETMEYE ÇAĞIRIR
Dünya hayatının en aldatıcı tuzaklarından biri, insanların
birbirlerine gösteriş yapma ve sahip olduklarıyla övünme tutkusudur.
Gösteriş yapmanın şekli insanın içinde bulunduğu ortama
göre değişir. Paranın ön planda olduğu bir ortamda zenginlik, saygınlığın
geçerli olduğu bir toplulukta makam övünme konusudur. Şeytan bu
tutkuyu dindarlığın ön planda olduğu topluluklarda da kullanır.
Kalbinde iman olmayan kimseler için ibadet etmek, Allah'ın rızasını
kazanmak için değil, dindar toplulukta itibar elde etmek için yapılan
bir harekettir. Kuran bu tür kimselerden şöyle bahseder:
İşte (şu) namaz kılanların vay
haline,
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar gösteriş yapmaktadırlar. (Maun Suresi, 4-6)
Şeytanın gerçek amacından saptırıp bir gösteriş aracı
haline getirebileceği önemli ibadetlerden biri "infak"tır,
yani insanın malını Allah yolunda harcaması. Bu ibadeti yaparken
Allah'ın rızasını aramak yerine, insanların hoşnutluğunu gözeten
kimseler aslında şeytana arkadaş olmuşlardır:
Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye
infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime
arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. (Nisa Suresi, 38)
İnfak, mümine arınması ve ahiretini kazanması için
tanınmış en önemli fırsatlardan biridir. Böylesine önemli bir ibadete,
şeytanın pisliği -gösteriş yapma- karışırsa, müminin ihtiyacı olan
arınma gerçekleşmez, ahiret için çok önemli olan bir fırsat kaçırılmış
olur. Bu yüzden mümin olan bir kimse, infak ederken, şeytana karşı
çok uyanık olmalı, her ibadetini olduğu gibi bunu da yalnızca Allah'ın
rızası için halis bir niyetle yapmalıdır. Kuran müminleri bu konuda
şöyle uyarır:
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp,
insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet
ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. (BakaraSuresi,
264)
AYETLERDEN UZAKLAŞTIRMAYA ÇALIŞIR
Allah'ın kitabına tabi olmak büyük bir sorumluluktur.
Böylesine önemli bir sorumluluğu ihmal etmenin cezası da aynı derecede
şiddetli olur. İnsanın böyle bir cezaya çarptırılması ise bilindiği
gibi şeytanın en büyük amacıdır.
Şeytanın etkisiyle Kuran'dan uzaklaşan bir kimse,
gerçekte Allah'tan uzaklaşmış olur. Çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.
Hem müminlerin hidayete ermelerini sağlayan, hem de onlara ömür
boyu yol gösterici olan bir 'nur'dur.
Kuran'dan uzaklaşmak, Kuran'a tabi olmuş kimseleri
-müminleri- tehdit eden bir tehlikedir. Çünkü müşrikler ve kafirler
zaten Kuran'dan tamamen gaflet içindedirler. Ayetlere karşı perdelenmiş
oldukları için, Kuran'dan daha fazla uzaklaşmalarına imkan yoktur.
Fakat ayetler vesilesiyle iman eden ve ayetlerin bildirdiği şekilde
yaşayan müminler, Kuran'dan uzaklaşırlarsa, çok büyük bir tehlikeyle,
şeytanla yüz yüze kalırlar. Dahası bunun farkına varmadan, kendilerini
hala doğru yolda zannederek, şeytan tarafından kontrol altına alınırlar.
Kuran'da bu durum, şeytanın insanın üzerine kabuk gibi bağlanması
olarak ifade edilmiştir:
Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini
görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun "üzerini kabukla
bağlattırırız"; artık bu, onun bir yakın dostudur.
Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan
alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını
sanırlar. (ZuhrufSuresi, 36-37)
Böyle bir gaflete de ancak, ahireti terkedip dünyevi
çıkarlara yönelen, nefsinin istekleri doğrultusunda hareket eden
biri dalabilir. Aslında Allah'ı değil, nefsini tatmin etmeye yönelip
şeytanın peşine takılan bu kimse, insandan çok hayvana benzer. Çünkü
hayvanın da, insanın da temel fiziksel ihtiyaçları (yemek, içmek,
cinsellik) ortaktır. İnsanı üstün yapan kendisini Yaratan'a bilinçli
bir biçimde kulluk etmesidir. İşte bu nedenle Kuran'da nefsinin
hevasına uyan ve bir zamanlar tabi olduğu ayetlerden uzaklaşan kimse,
köpeğe benzetilir.
Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini
anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı.
O da sonunda azgınlardan olmuştu.
Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik.
Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu,
üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini
sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan
topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki
düşünsünler. (Araf Suresi, 175-176)
Bir mümin yıllar boyunca, birçok defa Kuran'ı okumuş
olabilir. Ama bu onu şeytanın oyunlarından müstağni kılmaz. Şeytan
birçok oyunla karşısına çıkar. Müminin Kuran'ı inkar etmeyeceğini
bildiğinden, çeşitli hilelerle, müminleri günlük hayatlarında Kuran'ın
emrettiği yaşam tarzından uzaklaştırmaya çalışır.
Örneğin Kuran'da, yaşanan ve yaşanacak her anın Allah
tarafından bir kader çerçevesinde önceden yaratıldığı bildirilmiştir.
Bu bilgiye rağmen başına gelen olaylar karşısında sıkıntılı, tevekkülsüz
bir ruh hali sergilemek, Allah'ın ayetlerini gözardı ederek hareket
etmek anlamına gelir. Uzun süre bu ruh halinde kalan bir kimsenin
kalbi, Kuran'ın temiz ve berrak ruhunu yitirir ve giderek kararmaya
başlar. Sonunda bu kimse Kuran'dan etkilenmeyen, duyarsız bir hale
gelir.
Kuran'ın emrettiği gibi bir hayat sürme gayretindeki
herkes bu tehlikeyle karşı karşıyadır. Her kim olursa olsun, kendisine
kitap verildikten sonra bu yükümlülüğü hakkıyla yerine getiremezse,
kalbi katılaşır. Kuran'da, daha önce kendilerine kitap verilen ancak
bu sorumluluğu taşıyamayan kimselerin durumu hatırlatılmaktadır:
İman edenlerin, Allah'ın ve
haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin "saygı ve korku
ile yumuşaması" zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine
kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece
kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu
fasık olanlardı. (Hadid Suresi, 16)
Allah müminlere, şeytanın bu oyununa düşmemeleri için
Kuran'a sımsıkı sarılmalarını emreder. Çünkü Kuran hayatının her
anında mümine yol gösterici olacak bir kılavuzdur. Dahası müminler
ayetleri yalnızca düzenli olarak okumakla değil, gün boyu akılda
tutmakla, üzerlerinde düşünmekle ve her olayda Kuran'la hükmetmekle
yükümlüdürler:
Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın ayetlerini
ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, latiftir, haberdar olandır.
(Ahzab Suresi, 34)
Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar,
işte ona iman edenler bunlardır... (Bakara Suresi, 121)
UNUTKANLIK VE DALGINLIK
Unutkanlık vermek şeytanın çok sık kullandığı fakat
insanlar tarafından fazla fark edilmeyen bir yöntemdir. Şeytan bu
telkini farklı konumlardaki insanlar için, farklı taktiklerle kullanır.
Örneğin yaşamlarını dinden uzak geçiren kimselere
verdiği unutkanlık ve dalgınlık, klasik anlamdaki unutkanlık veya
bir anlık göz dalması değildir. Şeytanın gerçek anlamda unutkanlık
verdiği bu kimseler, 60-70 yıllık bir ömrü Allah'ı ve ahireti unutarak
boş ve yararsız uğraşlar içinde geçirirler. Allah'ın ahireti hatırlatmak
için yeryüzünde yarattığı hikmet ve ibretleri kavrayamazlar. Neden
ve nasıl yaratıldıkları sorusunun hiçbir önemi yoktur. Şeytan onlara,
iyiliği, hayrı, en önemlisi kendilerini yaratanı, O'nu anmayı ve
herşeyin kontrolünün O'nda olduğunu unuturur. Ölüm, kader ve ahireti
hiç düşündürtmez.
Aynı şekilde münafıklar da şeytan tarafından çepeçevre
kuşatıldıklarından, Allah'ın varlığını ve O'nun zikrini unuturlar.
Kuran'da münafıkların içinde bulundukları durum şöyle haber verilir:
Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara
Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır.
Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta
kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)
Şeytanın unutkanlık vermeye çalıştığı bir diğer grup
müminlerdir. Ancak bu unutkanlık müşriklere ve münafıklara verdiği
unutkanlıktan daha farklıdır. Şeytan büyük-küçük ayırdetmeden müminlerin
sorumlu oldukları her konuda unutkanlık vermek ister. Çünkü her
insan dünya hayatının her anında, Kuran'ın emrettiği hayatı yaşama
konusunda denenmektedir. Bu yüzden insanın her an şuurlu ve uyanık
olması ve yaşadığı her an, Allah'ın rızasını araması gerekir.
Kuran'da şeytanın müminlere vermeye çalıştığı bazı
unutkanlıklardan örnekler verilmiştir. Bunlardan biri, ayetler hakkında
"alaylı tartışmalara" dalanlarla aynı ortamda bulunmaktır.
Allah müminleri böyle bir ortamdan sakındırır ve şeytanın unutturucu
etkisine karşı uyarır:
Ayetlerimiz konusunda "alaylı tartışmalara
dalanlar:" -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan
yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan
sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (En'am Suresi,
68)
Bir başka hüküm ise bir şeyi yaparken, onun ancak
Allah'ın dilemesiyle mümkün olacağını anmaktır:
hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka
yapacağım" deme.
Ancak: "Allah dilerse" (inşallah yapacağım
de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: "Umulur ki, Rabbim
beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip-iletir." (KehfSuresi,
23-24)
Bu konuya bir başka örnek Hz. Musa kıssasında verilmiştir.
Ayette, Hz. Musa ile beraber yolculuk eden genç yardımcısı, yanlarına
aldıkları balığı unuttuğunu fark edince, bunun sorumlusunun şeytan
olduğunu belirtir:
(Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya
sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası
bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu."
(Kehf Suresi, 63)
Mümin unutkanlığa ve buna yol açan faktörlere karşı
çok dikkatli olmalıdır. Müminin yaşamında dalgınlıklara, aklı örten
hayali senaryolara ve boş hayallere dalıp gitmeye yer yoktur. Çünkü
bu karakterde bir insan Allah yolunda ciddi bir çaba harcayamaz.
Kendisini dünyanın aldatıcılığına kaptırıp, gerçek görevini, varlığının
tek nedenini, Allah'a kul olmayı unutur:
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için
neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah,
yaptıklarınızdan haberdardır.
Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara
kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık
olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)
Unutkan ve dalgın bir yapıya önlem olarak, müminler
Allah'ı, Allah korkusunu ve Allah rızasını, cenneti, cehennemi,
dünya hayatının geçiciliğini daima düşünerek unutmamalıdırlar. Çünkü
insan bu gerçekleri aklında tutmadıkça, şeytana karşı korumasız
kalır.
DUYGUSALLIK TELKİNİ
Duygusallık, insanın duygularının Kuran'ın belirttiği
doğrultunun dışına taşarak Kuran'ın sınırları içinde yönlendirilmemesi,
bunların kişinin karar ve davranışlarını kontrol altına alması ve
kişiyi aklın yerine duyguların yönetmesi demektir.
Duygusal davranan bir kimsenin hareketlerinde akıl
yoktur. Herşey o anki ruh haline göre gelişir. Kişinin sabrı, adaleti,
davranışları, aldığı kararlar, verdiği tepkilerin tamamı duygular
tarafından yönlendirilir. Ani ve birbirini tutmayan kararlar şeytanın
küçük müdahaleleriyle kolayca verilir. Çoğu zaman bu kararları pişmanlık
izler. Duygusal insanların ömürleri sonradan pişman olunan birçok
kararla doludur.
Halbuki müminin sahip olduğu akılda, denge ve açık
bir şuur vardır. Hareketlerin tamamı Allah'ın kuralları ve kanunları
çerçevesinde yapılır. Akılcı hareket eden insan, seçimini, ahiret
gününde Allah'ın karşısında vereceği hesabı düşünerek yapar. Şartlar
ne olursa olsun Kuran doğrultusunda, taviz vermeden hareket eder.
Şeytan, kimi zaman müminlere de duygusallık telkini
yaparak yaklaşmayı dener. İnkar edenlere karşı beslenebilecek bir
sevgi, değişen şartlardan ruhen etkilenmek gibi Kuran'a ters düşen
her hareket, bilinç altına yerleşen duygusallık telkinin bir işaretidir.
Böyle bir telkin, Kuran hükümlerini uygulamada ve Allah'ın rızasına
yönelmede gösterilecek tam bir kararlılıkla etkisiz bırakılır.
Müminlerin hayatlarında duygusallığa yer olmadığı
birçok Kuran ayetinde bildirilmiştir. Örneğin bir mümin, her kim
olursa olsun, inkar eden bir kimseye karşı sevgi besleyemez:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim
(topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle
bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları,
ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları)
olsun... (Mücadele Suresi, 22)
Bir başka ayette Allah'ın sevgisini kazanmak için
yola çıkan bir müminin, Allah'ın düşmanı bir kimseye karşı sevgi
besleyemeyeceği, eğer beslerse doğru yoldan şaşırıp sapacağı bildirilmiştir:
Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz;
oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a
inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır.
Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla
çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hala sevgi gizliyorsunuz? Ben,
sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden
bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur.
(Mümtehine Suresi, 1)
Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi mümin bir kimse
için sevgideki yegane kıstas imandır. Bunun dışında ne aile bağlarının
ne de sosyal çevrenin önemi vardır. Bir inkarcı, iman etmediği sürece
müminin dostu ve yakını olamaz. Bu uzaklık Hz. İbrahim'in ağzından
Kuran'da şöyle ifade edilir:
İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel
bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz,
sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız.
Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a
bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş
göstermiştir."... (Mümtehine Suresi, 4)
Bu konu Kuran'da peygamber kıssalarında da geçer.
Örneğin Hz. İbrahim'in babasının Allah'ın düşmanı olduğunu öğrenince
ondan uzaklaşmış olması, müminler için örnek bir harekettir. (Tevbe
Suresi, 114) Bir başka örnek ise Nuh kıssasında yer alır. Allah
Hz. Nuh'a, inkarcı olan oğlu için "Ey Nuh, kesinlikle o senin
ailenden değildir" (Hud Suresi, 46) diye seslenir. Çünkü bir
müminin ailesi, yalnızca müminlerdir. Bunların dışında bir dost
arayanlar, eninde sonunda kendilerine yegane dost olarak şeytanı
bulurlar.
DETAYLARA DALDIRIR
Mümin Allah rızasını kazanmak için en sağlıklı ve
doğru yolları seçmelidir. Boş işlerle hiç vakit kaybetmez. "Şu
halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam
et" (İnşirah Suresi, 7) ayetine uyarak, üzerine aldığı her
salih ameli bir an önce bitirip bir yenisine geçer.
Fakat insan yaptığı işi Allah rızasını gözetmeden
yapıyorsa, şeytanın pek fark edilmeyen bir oyununa karşı korumasız
düşer. Bu oyun insanları gereksiz detaylara daldırmaktır. Bu tuzağa
düşen kişi, kafası karmakarışık, binbir türlü detaya takılmış, esas
amaçtan tamamen uzaklaşmış, hatta ne yapması gerektiğini bile hatırlayamayan
bir hale gelir.
Allah Kuran'da buna örnek olarak Hz. Musa'yla ilgili
bir kıssadan bahsetmiştir. Hz. Musa kendi kavmine, yani İsrailoğullarına,
Allah'ın onlardan bir sığır kesmelerini istediğini haber verir.
Buna karşın kavmi sığır hakkında gereksiz birçok ayrıntı sorup,
ibadeti bir türlü yerine getirmez. Ancak istedikleri bütün ayrıntıları
öğrendiklerinde "...Şimdi gerçeği getirdin.."
derler. Fakat bu ibadetin amacından nasıl uzaklaştığı ve kavmin
neredeyse Allah'ın emrini yerine getirmeyeceği daha sonraki ayette
belirtilir: "Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı."
(Bakara Suresi, 71)
Bu arada İsrailoğullarının kendilerine sığır kesme
emrini getiren Hz. Musa'ya söyledikleri "bizi
alaya mı alıyorsun?" (Bakara Suresi, 67) şeklindeki
küstahça söz de, o anda imandan çok inkara, yani şeytana yakın olduklarını
göstermektedir.
Bu mantığın altında şeytanın yukarıda bahsedilen hilesi
yatmaktadır. Sığır kesmek gibi basit bir olayı detaylara boğup zorlaştıran
şeytan, neredeyse ibadetin yapılmasını engellemeyi başaracak hale
gelir. Günümüzde büyük bir kitlenin din anlayışı, şeytanın bu etkisiyle
şekillenmiştir. Birçok insan Allah'ın dini adı altında detaylara
boğulmuş, Kuran'dan uzak bir din yaşamaktadır.
İSRAFA TEŞVİK EDER
İsraf etmek cahiliye toplumunun önemli bir özelliğidir.
Sınır tanımaz bir şekilde para harcayıp sonra bununla övünmek küfür
için bir prestij kaynağıdır:
O: "Yığınla mal tüketip-yok
ettim" diyor.
Kendisini hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor?
(Beled Suresi, 6-7)
Oysa israf Allah tarafından kesin olarak yasaklanmış,
çirkin bir davranıştır. Hatta israf edenler için ayette "şeytanın
kardeşi" ifadesi kullanılmaktadır. O halde şeytanın en büyük
düşmanı olan müminlerin bu konu üzerinde özel bir titizlik göstermeleri
gerekir.Allah bir ayetinde şöyle bildirir:
....İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar,
şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.
(İsra Suresi, 26-27)
Bu tehlikeden korunması için müminin dikkat etmesi
gereken bir nokta vardır. Mümin canını ve malını cennet karşılığında
sattığını (Tevbe Suresi, 111) hiçbir zaman unutmamalıdır. Böyle
bir ticareti kabul ettikten sonra malının bir kısmını Allah yolu
dışında bir amaç için harcayamaz. Çünkü israf öncelikle, ahiret
dışında bir başka amaç için harcama yapmakla olur.
Mümin sahip olduğu herşeyle ahirete yönelmek zorundadır.
Sahip olduğu her mal daha çok ecir kazanması için bir fırsattır.
Bu fırsatı geri tepmek, ahiret yerine dünya hayatına razı olmak
demektir. Allah müminleri meşru ve helal nimetlerden faydalanmaya
teşvik ederken, israf etmemeleri için uyarılarda bulunmuştur:
...İsraf etmeyin. Çünkü O, israf
edenleri sevmez. (En'am Suresi,141)
Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi
takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.
(Araf Suresi, 31)
ŞEYTANIN İNSANI SAPTIRMAK İÇİN KULLANDIĞI ARAÇLAR
Kuran'da şeytanın özel olarak kullandığı bazı kötü
alışkanlıklar olduğundan bahsedilir ve müminler bunlara karşı uyarılırlar.
İçki, kumar ve falla uğraşmak şeytanın insanları saptırmak için
kullandığı malzemelerdir:
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve
fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse
bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi,
90)
Ancak burada önemli olan şeytanın bu araçları hangi
sonuca ulaşmak için kullandığıdır. Çünkü ayetlerde esas dikkat çekilen
şeytanın amacıdır. Bu amaç bir sonraki ayette bildirilir; müminler
arasına düşmanlık sokmak, onları Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak.
Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık
ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.
Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 91)

|