Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.

(İbrahim Suresi, 1)

Gerçek Sevgi: Allah Rızası İçin Sevmek

Gazetelerde, dergilerde, televizyon kanallarında veya çevremizde sık sık birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini söyleyen insanların, tatillerde, eğlence yerlerinde çekilmiş resimlerini, iş arkadaşlarının, iş ortaklarının ise şirketleri önünde yine aynı şekilde verdikleri pozları görürüz. Bir süre sonra yine aynı kişilerin arkadaşlıklarının, dostluklarının, iş ortaklıklarının veya evliliklerinin bittiği ile ilgili haberler karşımıza çıkar. Daha çok kısa bir süre önce, birbirlerini sevdikleri, birbirlerine değer verdikleri, "bizim sevgimiz çok farklı" iddiası ile ortaya çıkan kişiler, büyük kavgalar ederek, birbirlerine karşı hem de toplumun önünde çok ağır sözler söyleyerek, iftiralar atarak, birbirlerini maddi kayıplar içinde bırakarak ayrılırlar.

Bu kişiler gazetelerden, televizyon kanallarından birbirlerine ağır suçlamalarda bulunarak, sevgilerinin bittiğini söylerler. Birbirlerinin çirkin suçlamalarına yine aynı şekilde basit üsluplarla karşılık verirler. Birbirlerinden çok yüklü maddi tazminatlar talep ederler.

İnsanlar arasındaki bağlar ne olursa olsun; bu ister evlilik, ister iş ortaklığı, ister arkadaşlık olabilir, aralarındaki bağların kopuşu genel olarak bu veya buna benzer şekillerde olur. Adliyele koridorları birbirleriyle kavga eden, tartışan, nefretinden birbirinin yüzüne dahi bakamayan insanlarla dolup taşar.

Kısa veya uzun, sonuçta bir süre öncesine kadar birbirlerini seviyor görüntüsü veren bu insanlar, birbirlerini aşağılayarak, nefret ederek ayrılırlar.  



Bu insanların büyük bir çoğunluğu, bu aşamada "sevgilerinin bittiğini" iddia ederler.

Aslında yaşadıkları bu sistem içerisinde 'sevgi' olarak adlandırdıkları şey, 'gerçek sevgi' değildir. Bu sadece, geçici heveslere dayanan, sağlam bir dayanağı olmayan, karşılıklı menfaatler doğrultusunda gelişen ve korunan, manevi anlamda hiçbir derinliği olmayan, çoğunlukla maddi değerlere dayanan ve taraflardan birisinin çıkarının bitmesiyle son bulmaya mahkum olan bağlardır.

Örneğin karşısındaki kişiyi çok sevdiğini söyleyen bir kişi, onun ciddi bir kaza geçirip tek kolunu kaybetmesiyle birlikte, ona olan sevgisini, ilgisini de kaybeder. Kişi belki bunu bir anda ortaya koymaktan, hem kendisine hem çevresine karşı utanabilir. Ancak kısa bir süre içinde, değişik bahaneler ortaya koyarak bu konuma gelen birisiyle tüm bağlantısını koparır. Zaten dünyevi bir bakış açısına sahip olan bir insan böyle bir durumda karşısındakinden kesin olarak soğuyacağı için, şartlar otomatik olarak gelişir ve o sevdiğini iddia ettiği kişiyle artık birarada bulunmak istemez.

Aynı şekilde, yine bir başka kişi de, karşısındakini çok sevdiğini iddia ettiği yakını tüm malını ve imkanlarını kaybettiğinde ve bunun sonucunda, yaşam şartları tamamen değişip beklentilerini karşılayamaz hale geldiğinde, ona karşı duyduğu ilgi ve sevgiyi tamemen kaybeder. İman etmeyen insanların bir arada bulunabilmelerini sağlayan para, fiziki görünüm, kariyer, mevki, çocuk sahibi olma gibi ortak menfaatler vardır. Bu menfaatlerden biri veya birkaçına bir zarar geldiğinde, artık iddia edilen bu "sözde sevgi" bile bu insanları bir arada tutmaya yetmez. Toplumda yaşanan bu ve buna benzer örnekler çok sayıda arttırılabilir.

Hayatlarını Kuran'a göre yaşamayan insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları da asla mümkün değildir. İmana dayalı gerçek sevginin yaşandığı durumlarda ise, yukarıda sayılan türden, hatta çok daha zor olaylar, ağır şartlar meydana gelse dahi sevgi asla bitmez, önemini kaybetmez.

Çünkü gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve rızası üzerine kurulan, imanla, takvayla, Allah'a olan yakınlıkla artan sevgidir. İman eden bir insan Allah'ı büyük bir coşkuyla, heyecanla sever. Allah aşkı, Allah'ı razı etme, Allah'ın sevdiği bir insan olma umudu kişiye çok büyük bir şevk ve heyecan verir. Allah sevgisi; ruhundaki coşkuyu, hareketliliği, huzuru, mutmainlik hissini hep canlı tutar. Allah'ın sonsuz sevgisi, aklı, merhameti, sanatı, yaratma gücü, kudreti, ihtişamı, Allah'a olan sevgisini daha da arttırır. Allah'a olan sevgisinden dolayı, mümin Allah'ın yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi ve muhabbet duyar. Allah'ı çok sevdiği için, yine Allah'a sevgi duyan, imanlı insanlara karşı coşkun bir sevgi duyar. Allah'ın yarattığı bitkileri, hayvanları sever. Takvaya dayanan sevgide cahiliye ahlakında sık sık duyduğumuz "... sevgim bitti, sevgim azaldı, artık sevemiyorum... vs" gibi ifadelere yer yoktur. Mümin, karşısındaki kişi imanlı ve takva olduğu sürece, daima, her şart ve durumda çok sever. Yaşlılık, sakatlanma, fiziksel bir eksiklik, makamı mevkiyi kaybetme, iflas etme, hastalık, hata yapma gibi durumlar asla sevgiyi olumsuz yönde etkilemez. Aksine bunlar oluştuğunda, karşısındakinin mümin olmasından ötürü Müslümanın sevgisi daha da derinlik ve anlam kazanarak artar. Allah için yaşanan sevgi çok yönlüdür, çok kapsamlıdır. Bu sevgide vefa, sadakat, merhamet, bağışlama vardır. Eksiklik kusur olsa bile, yine de güzel gözle bakma vardır. Allah için sevmede, sevginin bir süresi ya da sonu yoktur. Bu sevgi, dünyada ve sonsuz ahiret hayatında yaşanmak üzere kilitlenmiş bir sevgidir. Sonsuz Ahiret hayatına ayarlıdır. Ölüm anında Allah canını alırken de müminin yüzünde Allah'a karşı coşkun bir sevgi ve iman güzelliği vardır. Hiçbirşey, sonsuz güzelliklerin sahibi olan Rabbimiz'e duyulan sevgi ve iman coşkusu kadar insan ruhunda huzur ve mutmainlik oluşturamaz.

Allah, gerçek sevginin yaşanmasının ancak imanla mümkün olduğunu Kuran'da bizlere şöyle bildirmektedir:

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

BİR AYET

BEDİÜZZAMAN KÖŞESİ

"Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket Hakimsiz olsun?" (Muhakemat, s.104)

 "Dünyada en hayret edilecek birşey varsa, o da bu inkardır. Çünkü kainatın mevcudatındaki hadsiz (sayısız) intizamat ve hikmetleriyle, vücud ve vahdetine şahitler bulunduğu halde, O'nu görmemek, bilmemek ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en cahil de anlar." (Lem'alar, s. 299)

"Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât(iyilik) ve mehasinden(kötü huy) mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi (yeterli) ve yüksek görürse, o insan nâkıstır(eksiktir). Böyle insanlar, malûmat(bildiklerini) ve keşfiyatlarını(bulduklarını) daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın (geçmişteki büyük Zatlar) irşadat (doğru yolu gösteren hakikatler) ve keşfiyatlarından(bulduklarından) mahrum kalırlar. Ve evhama (kuruntu, üzüntü) maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslaf-ı izamın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar."

"Arkadaş! Ye'se(ümitsizlik) düşen adam, azabdan kurtulmak için, istinad edecek (güvenecek) bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat(iyi amel) ve kemalâtı(iyilik) var, hemen o kemalâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: "Bu kemalât beni kurtarır, yeter" diye bir derece rahat eder. Halbuki a'male güvenmek ucbdur(ameline güvenmek, gurur). İnsanı dalalete atar. Çünki insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.

"Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsnü ciheti(güzel bir sebebi) vardır. Evet kâinattaki herşey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât (Kendisi Güzel) denilir. Veya neticeleri (sonuçları) cihetiyle(sebebiyle) güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayb (Gaybı Güzel) denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zahirî çirkin, müşevveş(karmaşık)tir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar(düzen) var." (Sözler, sf. 231)

"Nasıl ki iman, ölüm vaktinde insanı i'dam-ı ebedîden (sonsuza kadar yok olmaktan) kurtarıyor; öyle de herkesin hususî dünyasını dahi i'damdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise hususan küfr-ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dam edip manevî cehennem zulmetlerine atar. Hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhirete tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya imana girsinler. Bu dehşetli hasarattan (ziyandan) kurtulsunlar!.." (Sözler, 462)

İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen (devamlı) gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval (sona ermesi) ve firakta yuvarlanması şahittir." (Lem'alar, s.197)

Biliniz: En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız(güvencemiz), tesanüddür.(Birbirine güvenmek, dayanmak) Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabilik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar(şikayetler) ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz… Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek (karşılık vererek) tâ inayet-i İlahiye(Allah’ın yardımı) imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız.

…Eğer sabretse, musibetin mükafatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. (Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.10)

"Madem cismen faniyim, fanilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben acizim. Acizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Baki-i Sermedi (Ebediyen var olan) bir Kadir-i Ezeli (Zamandan ve mekandan münezzeh olan) lazım." (Lem'alar, s. 228)

Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip (alçalıp) mihnet(eziyet) çekme. Onlara temellük edip (sahibin sanıp) boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü, Sultan-ı kainat (Kainatın Sultanı) birdir. Herşeyin anahtarı O'nun yanında, herşeyin dizgini O'nun elindedir; herşey O'nun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu (isteğini) buldun; hadsiz (sayısız) minnetlerden, korkulardan kurtuldun." (Mektubat, s. 244, 245; Asa-yı Musa, s. 227)

"İhlas ve hakperestlik, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine (faydalarına) taraftar olmaktır. Yoksa, "benden ders alıp sevap kazandırsınlar" düşüncesi, nefsin ve enaniyetin hilesidir." (Lem'alar, sf. 147)

"İnsan zaîftir, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Acizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal'e (Heybet ve Celâl sâhibi Allah’a) dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip (güvenerek bağlanmak) teslim olmazsa, vicdanı daim azab içinde kalır. Semeresiz (Sonuçsuz) meşakkatler (sıkıntılar), elemler(Dertler,acılar), teessüfler(kötü şeyler) onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder." (Sözler, 28)

ALLAH'IN İSİMLERİ

MUHSİN: İhsanı olan, veren

... De ki: “Şüphesiz ‘lütuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.” O, kime dilerse rahmetini tahsis eder, Allah büyük ‘lütuf ve ihsan (fazl)’ sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 73-74)

Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de karşılıksız bir lütuf ve ihsanın göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik vermesi Allah’ın değişmez bir kanunudur.

Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden olduğu için, Allah sevdiği kullarına cenneti hatırlatacak, onların cennete kavuşma arzu ve heyecanlarını artıracak nimetlerin ve ortamların benzerlerini bu dünyada da yaratır. Bu yüzden nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için vaat edilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır.

MUVEFFİ: Ahdini yerine getiren, tastamam veren, ödeyen

Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz Biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız. (Hud Suresi, 109)

İnsanın yaşamı boyunca her yaptığı her düşündüğü Allah Katında yazılır. En ufak bir ayrıntı bile unutulmaz. Ayete göre yapılan iş, “...gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır.” (Lokman Suresi, 16)

MUBKİ / MUDHİK: Ağlatan / güldüren

Doğrusu, güldüren ve ağlatan O’dur. (Necm Suresi, 43)

Mümin yaşadığı herşeyi Allah’ın yarattığını bilir ve bu nedenle her türlü olay karşısında Allah’tan razı olur. En büyük sıkıntıyı bile tevekkkülle karşılar. Dünyaya ait herşeyin geçici olduğunu bildiği için bunların kaybından üzüntü duymaz. Çünkü bilir ki, bu dünyada elinden çıkan herşey güzel ahlak gösterdiği için ahirette kendisine misliyle geri verilecektir. Üstelik Allah inananlara dünyada da en güzel hayatı vaat etmiştir.

İnkar eden kimseler için ise durum elbette böyle değildir. Onlar, sadece dünya hayatını kendine amaç edinir ve yaşadığı tüm olayları, karşılaştıkları tüm insanları Allah’tan bağımsız olarak değerlendirdikleri için ruhları üzerinde yoğun bir baskı yaşarlar. Sürekli çevrelerindeki insanları razı etmeye çalışmanın, dünya hırslarına kavuşmak için çabalamanın doğurduğu bir korku ve telaş içindedirler.

MUHİT: Kuşatan

Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)

Din ahlakından uzak yaşayan insanlar, gizlice yaptıkları sahtekarlıkları, söyledikleri yalanları karşılarındaki insanların fark etmediğini düşündüklerinden içlerinde garip bir heyecan duyarlar. Yaptıklarını çok büyük bir kar olarak görür hatta bundan dolayı ‘akılsızca’ bir büyüklük hissine kapılırlar. Oysa yapılan tüm sahtekarca eylemler kişinin kendi aleyhinedir. Ne var ki inkar eden kişi zararda olduğunun farkında bile değildir. Fakat hesaba katmadığı bir nokta daha vardır: Herşeyin üzerinde şahit olan, işiten, gören Allah kendisini her yönden sarıp kuşatmaktadır.

MUAZZİB: Azaplandıran

Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr Suresi, 25-26)

Etraflarındaki tüm delillere rağmen Allah’a iman etmeyen, O’nun büyüklüğünü, kudretini tanımamakta direnen insanlar kuşkusuz büyük bir azabı da hak etmişlerdir. Çünkü Allah insanı yaratmış, yeryüzüne yerleştirmiş ve orada ihtiyacı olan herşeyi kendisine vermiştir. Ancak Allah’ın verdiği tüm bu nimetlere rağmen bazı insanlar inkarda ısrar etmektedirler. Hatta bir kısmı büyük bir azgınlıkla Allah’a iman eden müminlere düşmanlık beslemekte, Allah’ın dinini engelleyebilmek için çalışmalar yürütmektedirler. Elbette Allah bu insanlara hak ettikleri karşılığı dünyada da, ahirette de verecektir.

MUAHHİR / MUKADDİM: İstediğini geri koyan, arkaya bırakan istediğini ileri geçiren, öne alan

Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)

Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini de öne alan, ileri geçirendir. Herşeyin tek Yaratıcısı olduğu için kainat üzerindeki her türlü canlı ve cansız varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne sahiptir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah Katında önceden tespit edilmiştir. Herşeyin varlığının ve yazgısının gerçek sahibi olan Allah, bu varlıkların yaşamları süresince görüp geçirecekleri tüm olayları süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve bu gerçekleşen olay ancak Allah’ın dilemesiyle olur; O’nun dışında hiç kimse herhangi bir olayı öne alamaz veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran’da şöyle dikkat çekilmiştir:

MEVLA: Dost, sahip, müminlerin dostu olan, onlara hayır yolları açan ve onları muvaffak kılan.

Hayır, sizin mevlanız Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)

Mümin, herkesin ve herşeyin varoluşunu Allah’a borçlu olduğunu bilir. Kendisi de dahil tüm varlıkları Allah ayakta tutmaktadır ve dilediği anda yok edip ortadan kaldırabilir. Çünkü var olan herşeyin gerçek sahibi Allah’tır. Bu yüzden de müminin yegane dostu Allah’tır. Ve O’nu vekil edinmesinden dolayı yaşamı boyunca her türlü sıkıntı ve üzüntüden de uzaktır. Herşeyden önce Rabbimiz’in, en büyük dostunun yardımı ve desteği kendisiyle beraberdir. Allah da velisi olduğu kulunun üzerine “güven duygusu ve huzur” (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir.

METİN: Çok sağlam olan

Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır. (Zariyat Suresi, 58)

İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat hiçbir şeyden sorumlu olmadığını savunur.

Sonuçta imansızlığın temelinde Allah’ın varlığını reddetme olduğu gibi bunun yanı sıra, “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler...” (Hac Suresi, 74) ayetinde de belirtildiği gibi, Allah’ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar.

MELİK: Bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı

De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların malikine, insanların (gerçek) ilahına; (Nas Suresi, 1-3)

Allah’ın ‘Melik’ sıfatı O’nun var olan herşeyin sahibi olduğu anlamına gelir. Bizim gördüğümüz ve göremediğimiz varlıkların her birinin içinde yaşadığı alemlerin Yaratıcısı ve tek sahibi Allah’tır. Yaşadığımız evrenin ezeli ve ebedi hükümdarı da O’dur. Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, göremediğimiz alemlerde yaşayan cinler, şeytanlar, melekler ve daha bilemediğimiz pek çok varlık Allah’ın emri altındadır. Sayısız alemin mülkünü elinde bulunduran ve buralarda hüküm süren olağanüstü düzenin hayat bulmasını sağlayan yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

MELCA: Kendisine sığınılan

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

İnsanların tamamı dua etmeye muhtaçtır. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve hakimi olan Allah’a yöneltmiş, O’na sığınmış demektir. Bir problemi çözmenin ya da bir zararı önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah’a dayandığını bilmek, tüm işlerde O’nu vekil tutmak ve sadece O’na sığınmak kullar için büyük bir güven kaynağıdır.