Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.

(İbrahim Suresi, 1)

Text Size

Ahir Zamanda İnsanlara Gelen Büyük Bela: Sevgisizlik


Evrendeki tüm güzellikleri yaratan, güzelliğin ve mükemmelliğin esas sahibi olan Allah'tır. İnsana zevk veren her detay, Allah'ın üstün güzelliğinin, yarattığı varlıklardaki tecellisidir. Ruhun bu güzelliklerden heyecan duymasını ve sürekli güzel olanı aramasını sağlayan ise, Rabbimiz'in insanı yaratırken onun ruhuna ilham ettiği sevgi duyarlılığıdır. Diğer insanlardaki takdir edilecek mümin özelliklerini fark etmek ve bunlara daha güzeliyle karşılık vermek gibi, insanı diğer canlılardan ayıran pek çok üstün ahlaki özellik, sevmeye ve sevilmeye olan bu duyarlılıkla şekillenir.

İnsanın ruhundaki bu sevme ve sevilme eğilimi, bazı kişilerde diğerlerine göre çok daha güçlüdür. İnsanların bir kısmı, varlıklardaki sevilmeye layık özellikleri detaylı olarak teşhis edebilirler ve bu özellikler onların ruhuna derin bir zevk verir. Sevgi, şefkat ve coşku meydana getiren yönleri göremeyen ya da bunlara kayıtsız kalan kişiler ise daha donuk ve katı bir ruh hali içindedirler. Diğer bir deyişle, insandaki sevgi duyarlılığı, insanın ruh hali ve yaşadığı ahlak ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla sevgiyi algılama ve yaşama şekli, insanın samimi olarak iman etmesine ve imanın getirdiği birer nimet olan gerçek anlamda iyi, şefkatli ve merhametli, akılcı ve güvenilir oluşuna bağlıdır.

Gerçek sevgiyi yaşayabilmek, dünya üzerinde insana verilmiş en büyük ve en güzel nimetlerden biridir. Ve bu nimet, Allah'ın samimi ve derin olarak iman eden kullarına bir lütfudur.

Allah'ın Rızası için Sevenler ve Kendi Nefisleri için Sevenler

Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda gerçek sevgiyi bulanlardan çok, bulduğunu zannedip yanıldığını anlayanların yakınmalarına ve pişmanlıklarına rastlanır. Bu yanılma ve pişmanlıkların sebebi, insanların birçoğunun farkında olmadıkları bir gerçektir. Sevilecek varlıkları yaratan Allah'tır ve insana bu varlıkları sevme yeteneğini veren de yine ancak Rabbimiz'dir. Dolayısıyla sevgi gibi büyük ve eşsiz bir nimete layık olmak için sevginin esas sahibi olan Allah'a samimi olarak iman etmek, O'nu herşeyden çok sevmek, O'na gönülden bağlanmak ve O'nu razı edecek şekilde davranmak gerekir.

Hayatları boyunca Allah'ın rızasını arayanları, iman etmeyenlerden ayıran özellik, onların Allah'ı herşeyden çok sevmeleri ve Rabbimiz'e duydukları derin sevgi ve içli korkularından dolayı güzel ahlakı yaşıyor, iyi davranışlarda bulunuyor olmalarıdır. Müminler severken de, sevdikleri tüm varlıkları Allah'ın yarattığını, onlara sevilecek özellikleri verenin Allah olduğunu, Allah dilediği için sevgiyi hissettiklerini bilerek ve yine sevgilerini asıl olarak Rabbimiz'e yönelttiklerini unutmadan severler. İman etmeyenler ise nefislerinin kötü telkinlerine aldanırlar ve sevginin esas sahibi olan Allah'ı bırakıp, O'nun yarattığı varlıkları kendilerince O'ndan bağımsızlaştırarak sevme yanılgısına düşerler.

Samimi olarak iman edenlerin sevgileri her zaman Kuran'daki sevgi kavramına uygundur. Müminler bu konuda son derece titiz davranırlar. Bu titizlik, onları kendi nefisleri için sevgi arayışında olanlardan ayırt eden temel farklardandır.

Allah'tan Başkasını O'nu Sever Gibi Sevenlerin İçine Düştükleri Yanılgı

Allah'a samimi olarak iman eden bir insan, vicdanına uygun olarak sever. Vicdanlarının gösterdiği sevgi şeklini reddeden inkarcıların yol göstericileri ise nefisleridir. Dolayısıyla iman edenlerle inkar edenlerin sevgi konusundaki ölçüleri de farklılık gösterir.

Allah bu insanların, O'nun rızasını gözeterek sevenlerden farkını Kuran'da şöyle bildirir:

"(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz…" (Ankebut Suresi, 25)

Ayette haber verilen putlar, herşeyi yaratanın Yüce Allah olduğunu unutarak veya göz ardı ederek sevilen herşey olabilir. Güzel bir insan, lüks bir ev, iş yerinde edinilen başarı, zekadan ileri gelen yetenekler… Oysa iman eden kişilerde seven taraf, sevdiği güzelliğin aslında Allah'a ait olduğunu bilir ve bunu asla aklından çıkarmaz. İnsan güzelliğindeki fiziksel mükemmellik, ruhun hoşuna giden sözler, gözlerdeki anlam dolu ifade, dinlemekten zevk alınan müzik, lezzetli bir yemek ya da parıltılı bir mücevherin görüntüsündeki göz alıcılık, tüm bunlar Allah'ın insan ruhuna verdiği algılama yeteneğiyle değer bulmaktadır. Allah sevgisini kalplerine yerleştirememiş olanların ruhları ise tüm bu saydığımız nimetlerden iman edenlerin alabildiği zevki almaktan yoksun bırakılmıştır. Bu kişiler için çoğunlukla, nefislerindeki ilk heyecan geçtikten sonra, güzel bir insan artık sıradan bir insan, bir iltifat yalnızca bir söz, gözdeki derin ifade sadece bir bakış, bir müzik notası yalnızca bir ses, lezzetli bir yemek yalnızca pişmiş bir et ve sebze karışımı, göz alıcı bir mücevher ise yalnızca bir cam parçasından ibaret hale gelir.

Bahsettiğimiz bu "zevklerin tükenişi", ruhlarını Allah'ın istediği gibi eğitmeyenlerde sıkça görülen bir durumdur. İş yerlerinde, gazete haberlerinde ya da dost çevrelerinde her türlü güzellikten bıkmış ve artık hiçbir şeyden zevk almayan çeşitli insanlar bulunur. Bu kişiler, Allah'ın yarattığı sonsuz çeşitlilikteki güzelliklere karşı duyarsız hale gelmiş, hatta bunlara karşı nefret duymaya dahi başlamışlardır. Güzellikleri sevememelerinin sebebi, Allah'ı da gereği gibi tanımıyor ve sevmiyor oluşlarıdır. Allah sevgisini unutmuş bir insanın, Allah'ın yarattıklarını sevmesine de imkan yoktur. Bu kişilerin ortak özelliği, Allah'tan saygıyla korkmaya ve O'nu yücelterek sevmeye karşı direnmeleri ve kendilerini büyük görme hastalığına kapılmış olmalarıdır. Allah bu kişilerin durumunu bir ayette şöyle haber verir:

"İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) "Siz dünya hayatınızda bütün 'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız."" (Ahkaf Suresi, 20)

Allah'a içli bir sevgiyle ve saygı dolu bir korkuyla bağlı olan insanlar ise gerçek sevgiyi bilen ve yaşayanlardır Allah'ın her yerde apaçık görülen büyüklüğünü ve tek Yaratıcımız olduğunu gereği gibi takdir edebilen Müslümanlar, hiçbir gücü, insanı ve varlığı O'na ortak etmezler. Yaratılıştaki mükemmelliğin sahibi yalnızca Allah'tır ve herşey O'na muhtaçtır. Bu olağanüstü ve harikalarla dolu yaratılışı gördükleri halde Allah'a kul olmaktan kaçınan insanlar ise, güzellik ve güç sahibi gibi görünen her varlığı Allah'a ortak koşabilirler. Güzelliğin, gücün, yeteneğin ya da zenginliğin gerçek sahibinin kendilerini de yaratan Allah olduğunu görmezden gelirler. Hiç şüphesiz bu çok büyük bir hatadır. Bu hataya düşen insanlar, tavırlarını değiştirmezlerse, yaptıkları yanlışın karşılığını hem dünyada hem de ahirette almaktan korkmalıdırlar. Kuran'da samimi olarak iman edenlerle etmeyenlerin sevgi anlayışındaki fark bir ayette şu şekilde bildirilir:

"İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi." (Bakara Suresi, 165)

Her an her yerde karşılarına çıkan bu gerçeği unutmaya çalışanlar için -ayette bildirildiği gibi- dünyada da bir sıkıntı ve ceza vardır:

"Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azap vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar." (Tur Suresi, 47)

Bu insanların, Allah'ın verdiği en büyük nimetlerden biri olan samimiyetle sevmek ve sevilmekten yoksun oluşları da ayette bahsedilen azap şekillerinden biri olabilir. (En doğrusunu Allah bilir) Kendisinden başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi samimi olarak sevemeyen bir insan için artık dünyada herşey son derece anlamsızdır. Ruhları aslında sevgiye açık yaratılan, fakat bu yaratılışı, Allah'a isyan ve şirkle bozan bu kişiler de sevgiyi ararlar. Fakat karşılarındaki kişi de, iman ahlakını yaşamadığı ve kendileri gibi bencil ve egoist olduğundan aradıklarını bulamazlar. Gerçek sevgiyi bulabilmeleri için Allah'ın kendilerinden istediği gibi yaşamaları ve O'nun beğeneceği ahlaktan ödün vermemeleri gerekir. Oysa nefislerinin isteklerini tatmin etmeyi hedef edinenlerin, samimi sevginin oluşabileceği ortamın şartlarını yerine getirmelerine imkan yoktur.

İman Etmeyenler Samimi Sevgiyi Neden Yaşayamazlar?

Daha önce de belirtildiği gibi, gerçek sevginin kaynağı, Allah'a saygı dolu bir korku ve içli bir sevgi duymaktır. Çünkü ancak Allah'tan korkan ve bundan dolayı O'nun istemediği ahlaktan titizlikle kaçınan bir insan sevilmeye layık olabilir. Allah'tan gereği gibi korkan bir insan, nefsinin oyunlarına ve kötülüklerine karşı her zaman dikkatli olur. Çünkü Kuran'da Hz. Yusuf'un söylediğinin bildirildiği ayetteki gibi insanın nefsi durmak bilmeksizin kendisini kötülüğe çağırmaktadır:

"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir…" (Yusuf Suresi, 53)

Buna karşılık, Allah korkusu olmayan ya da Allah'tan gereği gibi korkmayan, Allah'ın ölümden sonra dünyadaki davranışlarının hesabını soracağını görmezden gelen ve nefsi her ne isterse ona boyun eğen kişi ise, kötülükte sınır tanımaz. Nefsin sınırsız kötülük telkin ettiği, onu arındıran müminlerin felah bulduğu, onun telkin ettiği kötülükleri savunanların ise helak olacağı Kuran'da şöyle bildirilir:

"Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla günahla bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 8-9-10)

Durmaksızın kötülüğü emreden nefsine sınır koymayan bir insana güvenmek mümkün değildir. Böyle bir insanın, vereceği söze sadık kalması beklenemez, zira bu kişinin sözünden dönmemesi için hiçbir neden yoktur. Sevginin gerçekliği, zor günlerde, fakirlikte ve hastalık zamanlarında ortaya çıkar. Nefsani davranan bir kişinin ise sevdiğini söylediği insana vefa göstereceğinden asla emin olunamaz. Çünkü kendi nefsini seven bir insan, fedakarlıkta bulunma konusunda tahammülsüzdür. Böyle bir insan, karşısındaki insanın doğal acizliklerini görmezden gelemez, en basit hatalarını dahi çoğu zaman tolere edemez. Hatta hata bile sayılamayacak olaylar yüzünden hiç yoktan kavga çıkarabilir. Önemli olan kendi keyfidir ve keyifsiz olduğunda sevdiğini iddia ettiği insanların dahi mutlu olmalarını istemez.

Tüm bunlara karşılık, diğer insanların güzel özelliklerini takdir edebilmeyi ve bunlara daha güzeliyle karşılık verebilmeyi ancak Allah'tan korkan bir insan başarabilir. Samimi bir Müslümanın hayatındaki her davranışın amacı, Allah'ı razı etmektir ve güzel davranışların karşılığını karşısındaki insandan değil yalnızca Allah'tan bekler. Allah'ın Kuran'da tarif ettiği ahlakın özü, fedakarlığa, zorlukta vefa göstermeye, her zaman dürüst olmaya dayanır. Samimi bir Müslüman, karşısındaki insanın dünyadaki imtihanı gereği pek çok acizlikle yaratıldığını bilir ve sevdiklerini bu yönlerine şefkat duyarak sever. İnsanın güzel ahlaklı olma konusunda nefsine ve şeytana karşı mücadele verdiğini bilir ve vazgeçilen anlık hataları gönül rahatlığıyla affedebilir. Sevdiklerinin keyfi ve huzuru, kendisininkilerden önde gelir ve zaten ancak böyle mutlu ve huzurlu olabilir. Hırs yapmadan paylaşabilmeyi, herşeye rağmen affedebilmeyi ve yalnızca nefis istediği süre boyunca değil her koşulda sevmeyi başarmanın yolu, bunları yalnızca Allah için yapmaktır. Bahsettiğimiz bu özellikler olmadan gerçek sevgiyi yaşamak imkansızdır ve bundan dolayı da gerçek sevgiyi ancak tüm bunları Allah için yapanlar yani gönülden iman edenler yaşayabilir.

Gerçek ve Kalıcı Sevgiyi Elde Edebilmek

Kitaplarda, gazetelerde, televizyon programlarında, şiirlerde, şarkılarda ve dost sohbetlerinde sevgiden bu kadar çok bahsedilirken, birçok kişi gerçek ve kalıcı sevginin bir türlü elde edilememesinin nedenini hiç düşünmez. Bu kişiler zaman zaman düşünseler dahi, Kuran ahlakını tam olarak bilmedikleri ya da yaşamadıkları için, gerçek sevgiyi nasıl elde edeceklerini veya yaşayacaklarını bulamazlar. Hayatını Allah için yaşayanlarla nefisleri için yaşayanların sevgi ölçüleri karşılaştırıldığında, ikinci grubun neden sevgiden yoksun kaldığı da daha net görülecektir.

Bu insanlar herşeyden önce sevecekleri kişi seçiminde ahlak güzelliği yerine fiziksel güzelliğe öncelik verirler. Oysa bir insanı fiziksel özelliklerine göre sevmek demek, onu ancak birkaç sene sevmek ve yaşlanmaya başladığında artık sevmekten vazgeçmek demektir. Müslümanlar ise kimi seveceklerine karar verirken, bu kişinin Allah'a olan sevgisinin delillerini görmek isterler. Allah'ı seven bir insanın doğal olarak ahlakı da güzel olacaktır. Ayrıca şu da bir gerçektir ki; ahlakı güzel olmayan bir insan fiziksel olarak ne kadar mükemmel olursa olsun, o insana karşı kalpte gerçek bir sevgi ve muhabbet oluşması mümkün değildir. Allah, sevgiye duyarlılığının takva sahibi olmakla yani Allah rızasını gözetmekte titiz davranmakla bağlantılı olduğunu Hz. Yahya peygamberin ahlakını övdüğü şu ayetle bildirir:

"Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi." (Meryem Suresi, 13)

Biraz önce bahsettiğimiz bu farktan dolayı, ahlak güzelliği sürdükçe iman edenlerin birbirlerine duydukları sevgi de artarak devam eder. Öte yandan en derin sevgi olarak niteledikleri duyguların bile çok kısa sürdüğü, iman etmeyenlerin sık sık dile getirdiği bir durumdur. Dünyevi şartlara ve nefse bağlı bir sevgi kısa sürede bitmeye mahkumdur, çünkü nefis eninde sonunda en etkileyici güzelliklerden bile bıkacak şekilde yaratılmıştır. Allah korkusuna ve sevgisine bağlı bir sevgi anlayışı yerine, nefsani sevgiyi tercih edenlerin birbirlerini gerçek anlamda sevmediklerini anlamaları için aslında uzun bir süre geçmesi de gerekmez. Bu insanlar birbirlerinin acizliklerini gördükleri anda, karşılarındaki kişinin aslında zihinlerinde büyütüp hayran oldukları insan olmadığının farkına varırlar. Bu tür bir sevgi, daha en başından çürük temellere oturtulmuş ve biteceği baştan belli bir anlaşma gibidir. Güzellik bir kaza ya da yaşlanma sonucu kaybedildiğinde, ya da maddi bir krizle zenginliğin sağladığı rahatlık ve güven sona erdiğinde, kişilerin birbirlerine olan "sevgi" isimli anlaşmaları da bitmiştir. Bu ahlaktaki insanların aslında birbirlerinin bencil ve hırslı ahlakını sevebilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla asıl sevdikleri ancak birbirlerine sağladıkları çıkarlar olabilir. Bu yüzden hayat boyu bağlanıp sevecekleri insanı ararken önce güzel ahlak, sadakat, güvenilirlik değil; maddiyat, eğitim durumu ve fiziksel üstünlük ararlar. Bir süre sonra da artık birbirlerinin bencil davranışlarına ve kötü ahlaklarına dayanamayan insanlar, birbirlerinin neredeyse en büyük düşmanı haline gelirler.

İnsan, gerçek sevgiyi Allah'ı sevmeyen ve Kuran'da anlatılan güzel ahlaka uymayan insanlardan bekledikçe, her arayışta aynı sonla karşılık görecektir. Sevilmeyi sevginin gerçek sahibi olan Allah'tan istemek yerine, aracıları ilahlaştırıp (Allah'ı tenzih ederiz) onlardan bekleyen kişiler, tüm hayatları boyunca gerçek sevgi yerine onun taklidiyle karşılaşıp hüsrana uğrarlar. Çünkü nefsi için seven bir insan, gerçek sevginin değil kıskanç ve bencil tutkularının peşinden gitmektedir. Nefsin bu özelliği, Kuran’da şöyle haber verilmiştir:

"…Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır..." (Nisa Suresi, 128)

Gerçek ve kalıcı sevgiyi elde edebilmek, öncelikle sevgiyi kalplere ilham eden Yüce Rabbimiz'in hoşnutluğunu elde etmeye çalışmakla mümkün olabilir. Allah'ı herşeyden çok seven ve O'nun istediği güzel karakteri her yerde ödün vermeden sürdüren insanlar, birbirlerini de içli bir sevgi ve saygıyla severler. Dünya hayatında Allah sevgisini nefsani sevgiye üstün tutan samimi müminler de ahirette, Allah'ın izniyle, sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte yaşayacakları cennet bahçelerinde olmayı umarlar:

(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur. (Şura Suresi, 22)

BİR AYET

BEDİÜZZAMAN KÖŞESİ

"Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket Hakimsiz olsun?" (Muhakemat, s.104)

 "Dünyada en hayret edilecek birşey varsa, o da bu inkardır. Çünkü kainatın mevcudatındaki hadsiz (sayısız) intizamat ve hikmetleriyle, vücud ve vahdetine şahitler bulunduğu halde, O'nu görmemek, bilmemek ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en cahil de anlar." (Lem'alar, s. 299)

"Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât(iyilik) ve mehasinden(kötü huy) mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi (yeterli) ve yüksek görürse, o insan nâkıstır(eksiktir). Böyle insanlar, malûmat(bildiklerini) ve keşfiyatlarını(bulduklarını) daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın (geçmişteki büyük Zatlar) irşadat (doğru yolu gösteren hakikatler) ve keşfiyatlarından(bulduklarından) mahrum kalırlar. Ve evhama (kuruntu, üzüntü) maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslaf-ı izamın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar."

"Arkadaş! Ye'se(ümitsizlik) düşen adam, azabdan kurtulmak için, istinad edecek (güvenecek) bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat(iyi amel) ve kemalâtı(iyilik) var, hemen o kemalâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: "Bu kemalât beni kurtarır, yeter" diye bir derece rahat eder. Halbuki a'male güvenmek ucbdur(ameline güvenmek, gurur). İnsanı dalalete atar. Çünki insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.

"Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsnü ciheti(güzel bir sebebi) vardır. Evet kâinattaki herşey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât (Kendisi Güzel) denilir. Veya neticeleri (sonuçları) cihetiyle(sebebiyle) güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayb (Gaybı Güzel) denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zahirî çirkin, müşevveş(karmaşık)tir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar(düzen) var." (Sözler, sf. 231)

"Nasıl ki iman, ölüm vaktinde insanı i'dam-ı ebedîden (sonsuza kadar yok olmaktan) kurtarıyor; öyle de herkesin hususî dünyasını dahi i'damdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise hususan küfr-ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dam edip manevî cehennem zulmetlerine atar. Hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhirete tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya imana girsinler. Bu dehşetli hasarattan (ziyandan) kurtulsunlar!.." (Sözler, 462)

İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen (devamlı) gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval (sona ermesi) ve firakta yuvarlanması şahittir." (Lem'alar, s.197)

Biliniz: En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız(güvencemiz), tesanüddür.(Birbirine güvenmek, dayanmak) Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabilik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar(şikayetler) ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz… Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek (karşılık vererek) tâ inayet-i İlahiye(Allah’ın yardımı) imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız.

…Eğer sabretse, musibetin mükafatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. (Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.10)

"Madem cismen faniyim, fanilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben acizim. Acizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Baki-i Sermedi (Ebediyen var olan) bir Kadir-i Ezeli (Zamandan ve mekandan münezzeh olan) lazım." (Lem'alar, s. 228)

Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip (alçalıp) mihnet(eziyet) çekme. Onlara temellük edip (sahibin sanıp) boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü, Sultan-ı kainat (Kainatın Sultanı) birdir. Herşeyin anahtarı O'nun yanında, herşeyin dizgini O'nun elindedir; herşey O'nun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu (isteğini) buldun; hadsiz (sayısız) minnetlerden, korkulardan kurtuldun." (Mektubat, s. 244, 245; Asa-yı Musa, s. 227)

"İhlas ve hakperestlik, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine (faydalarına) taraftar olmaktır. Yoksa, "benden ders alıp sevap kazandırsınlar" düşüncesi, nefsin ve enaniyetin hilesidir." (Lem'alar, sf. 147)

"İnsan zaîftir, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Acizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal'e (Heybet ve Celâl sâhibi Allah’a) dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip (güvenerek bağlanmak) teslim olmazsa, vicdanı daim azab içinde kalır. Semeresiz (Sonuçsuz) meşakkatler (sıkıntılar), elemler(Dertler,acılar), teessüfler(kötü şeyler) onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder." (Sözler, 28)

ALLAH'IN İSİMLERİ

MUHSİN: İhsanı olan, veren

... De ki: “Şüphesiz ‘lütuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.” O, kime dilerse rahmetini tahsis eder, Allah büyük ‘lütuf ve ihsan (fazl)’ sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 73-74)

Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de karşılıksız bir lütuf ve ihsanın göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik vermesi Allah’ın değişmez bir kanunudur.

Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden olduğu için, Allah sevdiği kullarına cenneti hatırlatacak, onların cennete kavuşma arzu ve heyecanlarını artıracak nimetlerin ve ortamların benzerlerini bu dünyada da yaratır. Bu yüzden nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için vaat edilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır.

MUVEFFİ: Ahdini yerine getiren, tastamam veren, ödeyen

Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz Biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız. (Hud Suresi, 109)

İnsanın yaşamı boyunca her yaptığı her düşündüğü Allah Katında yazılır. En ufak bir ayrıntı bile unutulmaz. Ayete göre yapılan iş, “...gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır.” (Lokman Suresi, 16)

MUBKİ / MUDHİK: Ağlatan / güldüren

Doğrusu, güldüren ve ağlatan O’dur. (Necm Suresi, 43)

Mümin yaşadığı herşeyi Allah’ın yarattığını bilir ve bu nedenle her türlü olay karşısında Allah’tan razı olur. En büyük sıkıntıyı bile tevekkkülle karşılar. Dünyaya ait herşeyin geçici olduğunu bildiği için bunların kaybından üzüntü duymaz. Çünkü bilir ki, bu dünyada elinden çıkan herşey güzel ahlak gösterdiği için ahirette kendisine misliyle geri verilecektir. Üstelik Allah inananlara dünyada da en güzel hayatı vaat etmiştir.

İnkar eden kimseler için ise durum elbette böyle değildir. Onlar, sadece dünya hayatını kendine amaç edinir ve yaşadığı tüm olayları, karşılaştıkları tüm insanları Allah’tan bağımsız olarak değerlendirdikleri için ruhları üzerinde yoğun bir baskı yaşarlar. Sürekli çevrelerindeki insanları razı etmeye çalışmanın, dünya hırslarına kavuşmak için çabalamanın doğurduğu bir korku ve telaş içindedirler.

MUHİT: Kuşatan

Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)

Din ahlakından uzak yaşayan insanlar, gizlice yaptıkları sahtekarlıkları, söyledikleri yalanları karşılarındaki insanların fark etmediğini düşündüklerinden içlerinde garip bir heyecan duyarlar. Yaptıklarını çok büyük bir kar olarak görür hatta bundan dolayı ‘akılsızca’ bir büyüklük hissine kapılırlar. Oysa yapılan tüm sahtekarca eylemler kişinin kendi aleyhinedir. Ne var ki inkar eden kişi zararda olduğunun farkında bile değildir. Fakat hesaba katmadığı bir nokta daha vardır: Herşeyin üzerinde şahit olan, işiten, gören Allah kendisini her yönden sarıp kuşatmaktadır.

MUAZZİB: Azaplandıran

Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr Suresi, 25-26)

Etraflarındaki tüm delillere rağmen Allah’a iman etmeyen, O’nun büyüklüğünü, kudretini tanımamakta direnen insanlar kuşkusuz büyük bir azabı da hak etmişlerdir. Çünkü Allah insanı yaratmış, yeryüzüne yerleştirmiş ve orada ihtiyacı olan herşeyi kendisine vermiştir. Ancak Allah’ın verdiği tüm bu nimetlere rağmen bazı insanlar inkarda ısrar etmektedirler. Hatta bir kısmı büyük bir azgınlıkla Allah’a iman eden müminlere düşmanlık beslemekte, Allah’ın dinini engelleyebilmek için çalışmalar yürütmektedirler. Elbette Allah bu insanlara hak ettikleri karşılığı dünyada da, ahirette de verecektir.

MUAHHİR / MUKADDİM: İstediğini geri koyan, arkaya bırakan istediğini ileri geçiren, öne alan

Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)

Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini de öne alan, ileri geçirendir. Herşeyin tek Yaratıcısı olduğu için kainat üzerindeki her türlü canlı ve cansız varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne sahiptir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah Katında önceden tespit edilmiştir. Herşeyin varlığının ve yazgısının gerçek sahibi olan Allah, bu varlıkların yaşamları süresince görüp geçirecekleri tüm olayları süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve bu gerçekleşen olay ancak Allah’ın dilemesiyle olur; O’nun dışında hiç kimse herhangi bir olayı öne alamaz veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran’da şöyle dikkat çekilmiştir:

MEVLA: Dost, sahip, müminlerin dostu olan, onlara hayır yolları açan ve onları muvaffak kılan.

Hayır, sizin mevlanız Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)

Mümin, herkesin ve herşeyin varoluşunu Allah’a borçlu olduğunu bilir. Kendisi de dahil tüm varlıkları Allah ayakta tutmaktadır ve dilediği anda yok edip ortadan kaldırabilir. Çünkü var olan herşeyin gerçek sahibi Allah’tır. Bu yüzden de müminin yegane dostu Allah’tır. Ve O’nu vekil edinmesinden dolayı yaşamı boyunca her türlü sıkıntı ve üzüntüden de uzaktır. Herşeyden önce Rabbimiz’in, en büyük dostunun yardımı ve desteği kendisiyle beraberdir. Allah da velisi olduğu kulunun üzerine “güven duygusu ve huzur” (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir.

METİN: Çok sağlam olan

Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır. (Zariyat Suresi, 58)

İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat hiçbir şeyden sorumlu olmadığını savunur.

Sonuçta imansızlığın temelinde Allah’ın varlığını reddetme olduğu gibi bunun yanı sıra, “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler...” (Hac Suresi, 74) ayetinde de belirtildiği gibi, Allah’ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar.

MELİK: Bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı

De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların malikine, insanların (gerçek) ilahına; (Nas Suresi, 1-3)

Allah’ın ‘Melik’ sıfatı O’nun var olan herşeyin sahibi olduğu anlamına gelir. Bizim gördüğümüz ve göremediğimiz varlıkların her birinin içinde yaşadığı alemlerin Yaratıcısı ve tek sahibi Allah’tır. Yaşadığımız evrenin ezeli ve ebedi hükümdarı da O’dur. Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, göremediğimiz alemlerde yaşayan cinler, şeytanlar, melekler ve daha bilemediğimiz pek çok varlık Allah’ın emri altındadır. Sayısız alemin mülkünü elinde bulunduran ve buralarda hüküm süren olağanüstü düzenin hayat bulmasını sağlayan yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

MELCA: Kendisine sığınılan

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

İnsanların tamamı dua etmeye muhtaçtır. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve hakimi olan Allah’a yöneltmiş, O’na sığınmış demektir. Bir problemi çözmenin ya da bir zararı önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah’a dayandığını bilmek, tüm işlerde O’nu vekil tutmak ve sadece O’na sığınmak kullar için büyük bir güven kaynağıdır.